KAYBETME HIRSI · ÖYKÜ
gözlerinin her defasında pazılarına kaydığı güç timsali adam, iki eliyle kavradığı keseri, dirseklerini kırarak, ense- sine kadar geri atıp, oradan hızını alarak, başını ortalayıp vurduğu vakit, duvarlara sıçrayan kanın tükenir de, dik bir yokuşa tırmanmadan evvel, süratini alıp vitesi düşü - ren, ayağını gazdan çekmeyenden farksız, bir an da olsa duraklamaksızın, aynı eda, aynı murad içersinde, vurur ki, başını yara yara ilerleyip, bacaklarının arasından seni ikiye ayırdığı vakit, orgazm olup yere yıkılacak zanne - dersin. sonra bacakları içine çekecek, yerde kıvranarak kahkahalarını duvardaki kanınla yıkacaktır. tanıyorum onu, tanımaz olaydım. beynimi meze etmiş tümör. ya - kında bununla yetinmeyecek, bütün hücrelerimde sek sek oynayacak. kiremit kırığıyla, tüm bedenimi çizecek, bir tek kutu, iki ve üç onun önündeki yan yana iki kutu,
sonra dört gelecek tek kutu… sonra elindeki küçük taş parçasını atacak, kutucuklarda ilerleyecek. bu dehşet verici zonklamalar sırasında en korunaklı yer, ışıktan yalıtılmış bir odadır. siyah boşluk hissi verir, hafiflersin. “gelsene, fotoğraf çekmek istiyor canım.” “dur kızım. cidden çekesim yok.” “sen çekmeyeceksin ya. ben seni çe- keceğim.” “tamam biraz daha uyuyayım, sonra çekersin.” “hadi ya, kaldır kıçını. bak bütün haftayı yedin. hiç bir şey yazmadın.” “dur kızım, uyumak istiyorum.” “hadi lan kalk!” “hayvan, çekme kolumu bırak yatacağım.” “ya bak, çekesim gitti.” “dur, bir dur, senin dersin falan yok mu, git ders çalış. çok ağrım var, uyumak istiyorum.” “iyi aman gidiyorum ya, hem bir dakika, bu ne ya, masaya bak ya, daha sabah topladım, yine darmadağınsın. pissin lan sen.” “kızım sanat dağınıklığı o, ben yatacağım.” “sonra kalk, bana okuduğun o öyküyü bitir. hayvan mısın sen!” “kalk sırtımdan, oturma, offf acıyor.” “uyan ya uyan.” “zıplama sırtımda. kes, bir de kahkaha atıyor.” “acıyor mu, acıyor mu pes mi?” “dur dedim kızım. dur!” “iyi ya, ne halin varsa gör, ben okula gidiyorum, akşam içeriz değil mi?” “iyi iyi içeriz, bırak beni.” evin içerisinde gitgide artan bir gürültü silsilesi, topak olup kulağımı tıkıyor. gözlerim, kafamın üzerine fırlatılıp atılmış tonlarca ağırlığı kapaklarıyla kaldırırken, halterin altında kalıp ezilen bir sporcu kadar zavallı. üzerimdeki çarşafı kaldırıp atıyorum, başım, kollarım, hayır, tek tek her yerim ağrıyor. evin ışıkları açık. “geldin mi?” “evet aşağıdayım ya.” “bu gürültü ne?” “gel sen gel, sana börek yaptım.” ayaklarım birbirine karışıyor, merdivenlerden yuvar - lanmadan inmeyi başarıyorum. araladığımda her iki tarafa da açılabilen kapıyı, her defasında yaptığım hatayı yenileyip, ileri iteklememle, masaya vuruyor. çayın bu - harı beni sevindirmeye yetiyor. yataktan hiç çıkmadığım günler oluyor, peş peşe, günlerce, mumlayanmış vaziyette, hareket etmeksizin kaldığım. umursamıyorum artık. bir yazmayı özlediğim oluyor. eskisi gibi. fazla fazla yazdığım günleri. üç sayfalık öyküyü, on beş sayfa yazıp da, sade - leştire sadeleştire iki üç sayfaya indirgediğim o tutkulu günlerimi. içimdeki coşkulu arzusunu koruyan çay, en olmadık zamanda tebessüm oluyor suratımda. peynirli yaptım böreği, aç ağzı aç. hadi güzel bebek. lan açsana sikecem bak. üzerinde gri şortum var, askılı bir şey bir de. bacak - larına bakıyorum. beyaz düzgün, pürüzsüz bacaklarına. artık işe yaramıyor bacakları. bu şortu ilk giydiği günün üzerinden sanki birkaç hayat geçmiş, oysaki geçen yaz idi. anımsıyorum, saatlerce boğuşmuştuk yatakta, saçlarıyla oynamıştım, avuçlarıma alıp okşamış, çekmiş, yolmuştum hatta. “sen git porno çevir,” demişti. “hadi oğlum daha çok, hepsi bu mu? sok daha çok ya. ah geberiyorum. dışardan bakınca kocaman lan bu, içimdeyken yetmiyor oysaki.” “üzülüyorum,” dedi. çok uzun süre gözlerime baktı. iki ya da üç saniye falan. “ben şefkatli bir kadın olamıyorum sana. hayır, bugün okulda seni özledim mesela. ama şimdi de özlüyorum seni, eski seni ama. hadi ye şu börekten. kaç bardak çay içtin, bir lokma girmedi ağzına, hadi söndür, sigarayı da bir lokma ye. sev beni.” “seviyorum seni kızım, eskisi gibi olmasa da.” “son birkaç gündür kendimi iyi hissediyorum. birkaç kere çekime çıktım. tinerci çocukları çalıştım.”
sokakların kirliğine nazaran hiç sayılabilecek kara su - ratındaki normalleşmeye ret çeken; ‘topla, tüfekle gelin ulan’ ifadesiyle çelişen, avuçlarında annesinden kalan, dokunuşları kanatan, kilitlenmesini, yarım kalmışlığını gizlememiş, gizleyememiş, istememiş tinerci, 16-17 yaş- ları civarında; polisin ardından bağırması ile dönüyor. polis sırıtıyor, “nerden geliyorsun, nereye gidiyorsun ey yolcu?” diyor. polisin ardından bağırması ile dönüyor. polis sırıtıyor. “nereye ulan?” “bağlar dörtyol’dan geli - yorum, türkiye’ye gidiyorum. yolu biliyor musun?” “he biliyem.” parktayız, üzerinde yırtık bir kot, rock the boat yazılı bir t-shirt var. çantamdan objektifi çıkartıp üzerindekiyle değiştiriyorum, onun oturduğu banka doğru ilerleyip önünde duruyorum, “oturabilir miyim?” başını kaldırıyor oturduğu yeden yukarı, bana, dudaklarını büzüp, ‘bana ne, otur, oturma’ dercesine. oturuyorum, cebimden kısa samsun çıkartıp uzatıyorum, alıp kendi kibritiyle yakıyor. “rockçı mısın sen?” dönüyor şaşkın ifadesiyle, suratıma üflememek için başını eğip burnundan verdiği dumanın ardından, “yok, ben hani bir adam var ya kurt, çekip söylermiş hani, bir onu bilirim, sigara iyi geldi hacı sağol.” gülümsüyorum. “sen de ne tipi var hacı biliyor musun, öyle sakal makal, ne tipi var biliyor musun, bak sen var ya, sen, şu şeye beziyorsun, sapık tarikat patronuna. yok ben gazeteciyim, seni çekmek istiyorum.” “yok yok olmaz, tinerci, balici yazarsın sen altına.” “yok yazmam.” “söz ver hacı.” “söz.” yarım saat çalışıyorum, sonra parkın köşe - sindeki büfeden iki sosisli alıyoruz. “hadi bana müsaade hacı. ha, hangi gazetesin sen, tan mı?” gülümsüyorum yine. “sol.” “hiç duymadım be hacım. neyse, cariyelerine selam.” sonra oradan omzumda fotoğraf çantam, elimde si - garam, ufak ufak adımlarla ilerliyorum, boş sokaklarda gezmeyi de ne kadar çok özlemişim, boş düşünceler içe- risinde sokakları arşınlamak ne kadar boş ise, bir o kadar da ulvi geliyor bana. kendimi olanca gücümle, hoyratça, park bahçe demeden savuracağım bir mahsun keyif hasıl oluyor; beynimin ölü hücreleri sanki arafta halay çeki - yorlar bu ara. karanlık odada buluyorum kendimi, nazım’dayız. bura- da partiden çocuklar var. öyle bir çay içmeye uğramışken, “hocam ne çektiniz? bizim bir kutu kağıdımız daha var, birlikte basar mıyız?” diyorlar, kıramıyorum. önceden banyo ettikleri filmin son iki pozunu basıyorlar o ara, onları izliyorum. saçlarını bugün açmış, hep örerdi oysa, sadece güzel değil, yakından gördüğüm en karizmatik yüz. ince uzun parmaklarını suya sokup filmi alıyor, damarlı elleri… narin, hayır… belki de sıcak, tutanı kıskanıyorum. “bu çocuğun adı okan, ben bu çocuğu çekmek için kaç defa kaleye gittim biliyor musun? kalenin girişinde oturuyor. biz onunla arkadaş olduk…” yollarda ilerliyorum, hızımı kesmeden, küçük adımlarla koşuyorum. bir şarkı takılır ya diline, benimki de onun gibi. bu çocuğun adı okan, ben bu çocuğu çekmek için kaç defa kaleye gittim biliyor musun? kalenin girişinde oturuyor. biz onunla arkadaş olduk… ilerleye ilerliye nazım’dan üç blok öteye varıyorum. bu çocuğun adı okan, ben bu çocuğu çekmek için kaç defa kaleye gittim biliyor musun? kalenin girişinde oturuyor. biz onunla arkadaş olduk… offf, çoktandır böle olmuyor. kaç yıl öncesiydi
ya, mö’lü yıllardı. antropoloji sınavında olmuştu, göz - lerim doluyor ama sen neredesin…? seve seve tüylerini uykulara götürdüm, gözlerimle sana güller, papatyalar getirdim. bıraktım kalemi sıraya, anımsayamadığım şarkı sözlerini anımsadım, anımsadım mı ya, neydi ki tama - mı? bak anımsamıyorum, seve seve tüylerini uykulara götürdüm, gözlerimle sana güller, papatyalar getirdim. yolun köşesinde omzuma bir kadın dokunuyor. “hocam ben size hayranım…” eee ben de olsam keşke… “hocam geçen hafta netten yazınızı okudum, elinize sağlık.” bence boktan ama neyse… “hocam vaktiniz varsa bir çay içe - lim, bu arada ben azat.” ardı ardına kurduğu üç cümleye içimden verdiğim cevapları naftaline bulayıp, hiç bir şey dememişim gibi, “olur,” diyorum. “bir çay lütfen, siz hâlâ kahve içiyorsunuz değil mi?” naftalin bitti. bu kız kim ya? nerden tanıyor ki, ulan hiçbir şey ifade etmiyor. “hocam, demişsiniz ki; avunmak elbet kolay, ne aşkın etiği, ne çevrenin bakışları bizi o derinlerdeki aşağılık dramdan uzaklaştırmaya yetmez, cebimdeki üç beş kelimeyi oltaya takmak, objektifi diri bacaklara çevirmek, faşist düşün - celer içerisinde her gün yol almak çok mühim olsa, siz şu an bunu okur musunuz? oku değil! hürriyet, her şey hürriyetle başlıyor ve kimseler asil muzaffer kim bilmiyor, o eylem alanında çekilen fotoğraflar daha karanlık odayı aydınlatırken, biz keyfe keder aşk acısı içerisinde hayatı, devleti, yarını önemsemeyecek ve oğlumuzu mu kızımızı diktatörlük altında büyüteceksek, zaten bunu hak eder, boynumuzu eğer gideriz; en esmer, en diri, en şefkatli ka- dınlardan çok, en bağımsız ülke olsun yarimiz ki, kadınları sevdiğimiz kadar ülkeyi sevelim... çünkü babayız, anayız, yukuluyuz biz,” iyi bok demişim. “hocam, iyi ki tanışmışız sizinle.” “ha pardon azra…” “azat hocam.” “evet azat, iyi ki tanışmışız…” “hocam özür dilerim.” “neden ki?” “ben dr. azat er… hacettepe onkolojiden. minimal büyüme vardı sizde.” “ha, sensin değil mi? raporu yazan…” “evet ben- dim.” “peki…” “peki hocam. hocam yürüyecek misiniz?” “evet.” “nereye…” “bilmem ki.” “kalkalım.” “olur.” bu çocuğun adı okan, ben bu çocuğu çekmek için kaç defa kaleye gittim biliyor musun? kalenin girişinde oturuyor. biz onunla arkadaş olduk… “bir saattir kapıyı çalıyorum ya, neden açmıyorsun?” “anahtarın yok mu, uyuyorum. sabahın köründe kapıyı çalıyorsun, bir de açmadım diye kızıyorsun öyle mi?” “ya deli etme adamı, gece nerdeydin demeyecek misin?” “ner- deydin?” “sendikadan çocuklar gelmişti, onlarla içmeye gittik, gerçi sen sevmezsin ama onları. dinliyor musun.” “hayır uyuyorum.” “eee, bir şey demeyecek misin? saba- ha kadar içtik işte. sonra kimyasal aldık. dinlesene ya!” “uyuyacağım.” “senin dediklerini düşündüm, adamın evi varmış istanbul’da satıp buradan almış, ne ayak bunlar ya.” “adam sokakta mı otursun kızım?” “kötü evde oturup kalan parayı örgüte mi versin?” “sus uyuyacağım.” “erken boşaldı adam zaten. deli oldum. bir şey de. duymadın mı dediğimi? ulan uyumanın sırası mı? sen aşkı beceremiyor- sun, yok hatta beni beceremiyorsun. allah belanı versin. bir şey de köpek, bir şey de!” okan’ın fotoğrafı çok güzelmiş. allah’ın hikmeti.