KAYBETME HIRSI · ÖYKÜ

Kaybetme Hırsı

yuvarlak, kahve renkli, masada oturuyorum. üzerimde her zamanki spor kıyafetlerimden farklı olarak beyaz uzun bir etek var, kenarları fırfırlı. masanın üzerinde duran si- gara paketini köşesinden parmağımın ucuyla çekiyorum. paket parende atarak bana yaklaşıyor. içerisinden bir tane çekip yakıyorum. burnumdan dumanı vermeden evvel, elim masadaki biraya gidiyor, dumanı verirken buz gibi biradan çekiyorum. saat henüz yedi, hâlâ boş masalar var. burayı çok seviyorum. günün bütün yorgunluğunu bura- da atmak, eve gidip soyunup dökünüp, çıplak ayaklarımı sandalyenin üzerine dikmekten çok daha cazip geliyor bana. sis bombalarını anımsatan, disko sahnelerindeki alttan verilen dumanlardan aşağı kalmayacak kadar yoğun sigara dumanına bürünür burası. boş bir masa kalmadığı gibi, ayakta yer bekleyenler olur. gülüşmeler, kahkahalar biralarını birbirlerine tokuşturanların etrafını sarmalar ve gece bitip kapanma vakti geldiğinde; kimi insanların anlatacakları gecenin o vaktinde hâlâ bitmemiş, tamam- lanmamış olur. barın ortasında bulunan yuvarlak masalar- dan başka, duvarlara dayalı, siyah deriden üç dört kişilik oturma grupları ve önlerinde de dikdörtgen tahtamsı masalar var. benim oturduğum da dahil, hepsi tahta gibi görünse de, aslında hepsi eskitilmiş mobilyadan masalar. güzel bir dekora sahip mekan için iyi para harcandığı ortada. bunun yanında fiyatlar fazla pahalı değil. barın en sempatik şahsiyeti, şüphesiz, yakışıklı, uzun saçlı, kirli sakallı barmen. her defasında, birayı doldurup verirken, siyah pantolonlu, siyah gömlekli, önüne yeşil küçük bir iş önlüğü bağlamış garson kıza gülümsüyor. barmenin, barın birçok sakininden ahlaksız teklifler aldığından eminim. ben sadece sempatik bulmakla yetiniyorum. uzun zaman- dır ilgimi çekenler farklı türde. bir sigara daha yakıyorum ve biramın sonunu yudumlarken gözlerim bardaki çiftlere takılıyor. el ele olanlar, yanındakinin omzuna başını yas- layanlar, dudak dudağa yapışanlar. bütün gün bilgisayar

kullanmaktan yorulan gözlerimdeki yanmaya, klavyeye hızlı hızlı basmaktan haşata dönen parmaklarımın uçların- daki sızlayış ekleniyor. yorgunum. bu arada çok sevdiğim parça kulaklarıma geliyor. rock müziğin eksik olmadığı mekanda şu anda çalmakta olan slow rock parça beni eski yıllarıma götürüyor. siyasi kavgaların, gruplaşmaların yoğun olduğu okul koridorlarında vatanı kurtarmak üzere sohbetler edip, okul bittikten sonra ideallerden, doktrin- lerden uzak, gerçek hayatla tanıştığımız vakit hamburger yiyip, üzerine bira çektiğimiz barlarda, zamanın en çok çalınanıydı. yavaş yavaş sevdalardan uzaklaşıp sıradan bir hayatın içerisinde kendimizi bulduğumuz zamanlardı. kimisine komi, kimisine faşist, kimisine aptal sarışın sıfa- tının layık görüldüğü zamanlarda, belki de yaşayabildiğim en büyük zafer, kimin bana ne dediğine aldırmadan var olmayı sürdürebilmekti. motor diye ismimin çıkmasından endişelenip gelen teklifleri geri çevirmeyi, riyakar olma - mak adına istemediğim şeyleri arkadaşlarımla yapmak zorunda kalmayı geride bırakabilmiş, kendim olmuştum. bir şekilde, birileri tarafından sevilmemeyi göze almıştım. aynen şu anda olduğu gibi. beni bu bardan çıkarken birilerinin görüp, “böyle bir barda bir işkadınının ne işi var!” demelerini önemsemediğim gibi. insankızı dilediği- ni dilediği gibi yaşayamadığı vakit hep eksik, hep yetim kalmaktan öteye gidemiyor. ben hayatımın bu evresinde, uzun zamandır yaptığım gibi, insanların yorumlarına çok fazla kulak vermemeyi sürdürüyorum. slow rock parçam bitiyor. bitmesiyle gittiğim eski günlerden, gittiğim kadar çabuk, geri dönüyorum. elimle işaret ediyorum boşu, biramı tazelemek için alıyor garson kız. bu şehrin keşmekeşinden, kaosundan her fırsatta ya - kınsam da; tatile gidip güneşlendiğim plajlarda anlıyorum ki, yakındıklarıma olan alışkanlığım sıradan bir alışkanlık olmakla kalmayıp, bedenimle bütünleşmiş durumda. kao- sun, karmaşanın içinde, yok değil var oluyoruz. kavurucu güneşin altına vücudumu serdiğim zaman, bir şeylerin eksik olduğunu fark ediyorum. eksikliğimi kapatmak için de burada, bardayım. bütün gün işin yoğunluğuna kendimi kaptırsam da, ne zaman nefes alsam, ne zaman soluklansam, canımı çocukluğumdan beri sıkagelen prob- lemler geliyor aklıma. sıkılıyorum ben. annenim kat kat giydirip okula gönderdiği, kat kat giysilerimin altında ezilen şeref madalyam kırmızı kurdelemi taktığım gün - lerden beri, sıkılıyorum. tükenmez kalemle sırayı boydan boya çizip ikiye bölen, “dirseğin bu çizgiyi geçmeyecek,” diyerek, hayatımdaki ilk sınırı işgal etmeme sebep olan sıra arkadaşımdan; babamın gazetesinden başını kaldır - mayarak, ödevlerime yardım etmesini istediğimde, “sonra sonra,” demesinden; annem veli toplasında hakkımda yapılan şikayetleri babama aktarırken, babamın gazete - nin arkasından “hı hı,” demesinden, teşekkür belgele - rinden, taktir belgelerinden, diploma ve kursa katılım belgelerinden sıkıldım. o günlerden bugüne, olaylar da, kişiler de değişse de, ben yine sıkılıyorum. reddedilme korkusundan, beğenilme arzusundan, mini etek giyip eteğimi çekiştirmekten, içime sutyen giymeden evden çıkıp, sokağın başına gelmeden eve dönerek yaşadığım pişmanlıklardan sıkıldım. bütün bunlardan iğrendim ve üzerlerini koyu koyu karaladım. dün bütün gün sıkıldım, bugün de, muhtemeldir ki yarın da, iş başında bilgisayarın başından başımı kaldırdığım zaman kendimi sıkılırken bulacağım. dün akşam işten çıkıp kendimi buraya attığım

gibi, bu akşam da buradayım, yarın akşam da burada ola- cağım. arzum; tek haneli rakamlara indirdiğim kaygılarımı tamamen yok etmek. garson kız yeni bir bira getiriyor. oturduğum sandal - yenin arkasında beliriyor, bir adım atarak birayı masaya bırakıyor, bana yanaşmasıyla biramı her tazelediğinde göz göze geldiğim, gülümsediğim, son zamanlarda bununla da yetinmeyip, gülümsememden önce kaşlarımı çatıp sert bir şekilde gözlerinin içine içine baktığım kızın parfümünün ne kadar büyük bir şiddete sahip olduğunu bir kez daha fark ediyorum. birayı bırakmasıyla kulağıma eğiliyor, bir bıçağın sivri ucunu yüreğime batırıyorlar, gözünün ucuyla karşı masayı işaret ediyor. kafamı kaldırıp garson kızın işaret ettiği masaya bakıyo- rum, bir çift göz görüyorum gözlerimin içine bakan. ko- caman bir çift ela göz görüyorum. göz, masanın üzerinde kalan parçam üzerinde geziniyor. belden aşağısı masanın altında kalmasa, eminim ki bedenimin o kısmında da gezinecek bu ela gözler. hoşuma gidiyor bu durum. soğuk biramı yudumluyorum. irkiliyorum. birden küçük kır - mızı ışık yanıyor, ikaz veriyor. yakıt tankının boşaldığını, benzinin azaldığını haber veren küçük kırmızı ışık gibi. idrar kesen full diyor. eskilerde sevişmeden önce tutardım, benim erken boşalmama yardımcı olurdu. hele üzerimdeki adam da tutuyorsa, pat diye çıkıp gelivermesini engellerdi. çoğu zamandır bu alışkanlığımı perçinleyecek durumdan uzağım. kalkıyorum masadan, tuvaletin kapısına geliyo- rum. kapı kapalı. bu arada garson kız gülümseyerek, üze- rinde baston işareti olan açık kapıyı işaret ediyor bu kez. “giriver,” diyor. “ne fark eder.” gülümsüyorum, dediğini yapıyorum. indiriyorum çamaşırımı, bir elim duvardaki küçük muslukta, bir elim dizime yasladığım kolumun ucunda, boşlukta işimi görürken; tuvaletin kapısında yazılı “erkek adamın erkek sevgilisi” yazısını okuyorum. aynı filmin defalarca gözümün önüne gelmesiyle bitmeyen borcun, ödenemeyen diyetin bir taksitini daha öderken buluyorum kendimi. film hep aynı soruyu sorarak başlıyor; acaba nasıl yakın- laştılar? doğduğum, büyüdüğüm şehirden uzak; fakülteyi okumaya geldiğim bu büyük şehirdeki ilk yıllarımdı. lisede aşık olduğum çocuk bir yeri kazanamayınca askere gitmişti. bu büyük şehirde tek tutanağım onun yazdığı asker mektuplarıydı. çok geçmeden bir gün, “sen büyük şehirde büyük okul okuyorsun, beni unutursun,” yazan tek satırlık mektupla son buldu ilişkimiz. kendimi neye vereceğimi bilemeyip, boşluğun içerisinde kaybolduğum günlerde, tünelin ucu göründü diye umutlandığım ışığın, üzerime gelen kamyonun farları olduğunu fark ettiğimde çok geç olmuştu. bataklığın içerisindeydim. ta ki o, kan- tinde yanıma gelip çay ısmarlayana dek. kantinde bir başıma oturmuş, başıboş düşüncelere dalmıştım. ellerimi masada birleştirmiş, üzerine çenemi koymuştum. başımın üzerinde, “verilen ödevi yaptın mı?” dedi. ne ödev umurumdaydı, ne de okul. sonradan anlıyordum ki, onun da ödevimle ve okulla pek alakası yokmuş, soru sadece onu istediğine götüren bir araçmış. çay teklifiyle başlayan tanışmamız, sıcak bir sohbeti getir- mekle kalmadı, akabinde de, “akşam çıkışta ne yapıyor - sun?” sorusunu getirdi. bu soru, bu koca şehirde aldığım ilk teklifti. aldığım ilk teklif, reddettiğim ilk teklif oldu. o akşam saatlerce ağladığımı anımsıyorum. neden, hayır demiştim? neden çekinmiştim? ardı arkası kesilmedi il -

gisinin. ertesi hafta dersten birlikte çıktık. bir ertesi hafta okuldan. bir ertesindeyse aynı evi, aynı yatağı paylaşır olmuştuk. ne yakışıklıydı, ne de entelektüel. sadece bana bu koca şehirde ilgi gösteren ilk adam olmuştu. okulu birlikte bitirdik. entelektüel değildi; benim aklıma takılanların cevabı onda değildi. romantik bir adam hiç değildi. ne bir şiir, ne bir çiçek almıştım ondan. onda bulduğum ilgi, en güçsüz kaldığım zamanlarda dahi ruhumu kucaklıyordu. geceleri koynundayken, sıkıntılarımla burun buruna geldiğim anlarda ona sığınabileceğimi, her defasında hiçbir şey demeden, sorgulamadan bana sarılacağını bilmek, üzerim- den çıkartmaya cesaret edemeyeceğim bir can yeleğiydi. o benden çok daha güçlü olduğu için değil, sessiz fakat ilgili olduğu için. bir gece yarısı uyandığım vakit, onu, gözlerini tavana dikmiş düşünürken bulduğumda, tüm zamanların en duygusal söylevini vermişti bana. “ben,” dedi, “sessiz kalsam da, bunu içimde, en derinlerimde yaşayıp, su üstüne vurmasına izin vermesem de, sensiz bir hayattan, senin ansızın hastalanmadan, ya da…” cümlenin sonu - nu getirememiş, tıkanmış kalmıştı. ıslanan yanaklarını silmek istesem de, ellerim gitmemişti. onu incitmekten ürkmüştüm. yutkunup cümlesine devam etmişti. “senin bir gün gitmenden çok korkuyorum.” o gece ona daha sıkı sarıldığımı anımsıyorum. o kadar sıkı ki, onun bedenine girmek, kaburgalarının ardına gizlenmek, onu kendime siper etmek istemiştim. o gece, “hiç gitmeyeceğim, buna inan,” diye fısıldayıp, yanağından küçücük öptüm onu. o gece birbirimize çok yaklaşmıştık. orada söylediklerimiz bizim kutsal yeminlerimizdi. ta ki son güne dek. ondan sonraki günlerde de, uyanıp, onu yine aynı şekilde gör - düğüm oldu, kimi vakit gözlerini tavana dikmiş, kimi vakitse elimi attığım yatağın diğer tarafının boş olduğunu fark ettiğimde, onu pencerenin kenarında sigara içerken buldum. bir akşam sofrada oturmuş, gelmesini bekliyordum. kaç zamandır geç gelir olmuştu eve. oysaki ne kahve alışkan- lığı vardı, ne de içki. kapıyı çalmasından anladım onun olduğunu. kapıyı açtığım vakit yalnız değildi. buyur ettim onları. yanındaki arkadaşının eşiyle kavga ettiğini, birkaç gün bizle kalmasını istediğini söyledi. ilk başta emrivaki yaptığı için bozulur gibi oldum. sonradan onun bu tavrı hoşuma bile gitti. okuldan beri tüm arkadaş grubumuz aynıydı, ama bu arkadaşını tanımıyordum. iyi birine ben- zettim. pek konuşmuyordu. hatta durumuna üzülüyor - dum. oturma odasında uyuyordu. birinci, ikinci, üçüncü hafta derken, bir aydır bizimle kalan arkadaşı artık sofrada ettiğimiz küçük atışmalara ortak olmaya başlamıştı. hatta onun tarafını tutuyordu. göze göze geldiğimiz zaman sussa da, bu tavrı canımı acıtıyordu. bir akşamüzeri yorgun argın zorla atmıştım kendimi eve. geldiğim gibi duş alıp yatağa girmiş, uyuyup gitmi- şim. gözlerimi açtığımda, camdan kararan havayı görüp, artık gece olduğunu anladım. anlaşılan beş on dakika uzanmak için girdiğim yatakta bir hayli uyumuştum. yavaş yavaş yataktan doğruldum, terliklerimi karanlıkta aradım, ama bulamadım. kalkıp yatak odasından çıktım. evde ses seda yoktu. televizyon izliyorlardır diye oturma odasına yöneldim. oturma odasının ışığı, kapalı kapının ardından sızıyordu. hiç kapalı olmazdı oturma odamızın kapısı, kapalı olmasını garipsedim. belki dedim, özel ko-

nuşuyorlardır ben yokken. kapıya yanaştığımda bir gıcırtı duydum. bilemezdim o gıcırtının yıllarca kulağıma yerle- şeceğini. yanaştım, daha da yanaştım kapıya. gıcırtı artı- yordu. artmakla kalmıyor, inlemelere eşlik ediyordu. bir an donup kaldım. bacaklarımın bağı çözüldü. damağım kurudu. birden nasıl oldu anlamadım, kapıya gitti elim. kapı açıldı. bir eli sakalını okşuyordu, diğer eli ensesin - den kavramıştı, arkadaşıysa bıyıklarının ardına gizlenmiş dudaklarının üzerinden geçiyordu parmaklarıyla. inilti mono değildi, her ikisi de kendisinden geçmişti. yüzleri birbirlerine dönük, kucak kucağa hareket ediyorlar, alt - larındaki somyanın gıcırtısında adeta ritim tutuyorlardı. kapıyı araladığımdan, onları görüp donup kaldığımdan haberleri bile yoktu, o derece kendilerinden geçmişlerdi. tekrar yatak odama döndüm, elimi attığım ilk pantolonu üzerime geçirmeye çalıştım. bacağımı nereye geçireceğimi bile bilemiyordum. her şey birbirine girmişti, girmekle de kalmayıp, düğüm olmuştu. bir an önce oradan uzaklaşma- ya istiyordum. botlarımın bağcıklarını bağlamadan açtım sokak kapısını. tüm gücümle çarpıp fırladım evden. en ufak münakaşa olmadı aramızda, hiç denemedi açıklamayı sonrasında. ne diyebilirdi ki? belki de onun da istediği buydu. sessiz sedasız bitirmek. hep gözümün önüne geldi, kapıyı aralayıp onları izlediğim beş on sa - niyelik film. hep kulağımda çınladı o somyanın acımasız gıcırtısı. bir akşam yolda eski arkadaşlarımızdan birini gördüm. “oturup çay kahve içelim eski okul günlerindeki gibi,” dedi. laf oradan buradan derken, neden bittiğine geldi. ne de olsa üçümüz yıllarca aynı sınıfta okumuş, okuldan sonra da birbirimizden kopmamıştık. anlattım tüm olayları gözyaşları içersinde. bana bizim ayrılığımızdan bir ay önce, onu bu bardan çıkarken gördüğünü, gör - düğü an da şok olduğunu anlattı. bu bardan. evet, bu eşcinsel mekanından. daha sonra tam olarak tarif etmese de, buldum ismi geçen barı. ilk başta ona inat geldim oturdum bu bara. belki onunla yüzleşmek, belki bütün olayları çözdüğümü ispatlamak için. her defasında, gün içinde çalışırken hep günün bitmesini istedim, kendimi bu bara atmayı istedim. bir yanım burası için can atarken, bir yanım gururumun gurursuzluğa, edebimin edepsizle dönüşmesiyle parçalanıyordu. nerden bilebilirdim ki, yıllarca törpülemek istediğim beğenilme arzumun, ilgiye doymayan ruhumun burada bir kadınla göz göze geldiğim vakit perçinleneceğini. bütün bu karışık duygularım içerisinde, bir elim du - vardaki küçük muslukta, bir elim dizkapağıma yasladığım bacağımın ucunda, boşlukta, her defasındakinden farksız, acaba nasıl yakınlaştılar sorusuyla başlayan film gözümden siliniyor aniden. tuvaletin fayansları bir bir sökülüyor, duvardan suratıma çarpıyorlar. ayılıyorum, sersemliğimi atmaya çalışıyorum. erkek adamın erkek sevgilisi olur, yazan tuvalet kapısı gümbür gümbür çalıyor. çamaşırımı çekip çıkıyorum. kapıdaki adam erkek tuvaletinden çıkan bana bakıyor. bir şey demekle dememek arasında kalıyor, yüzünün ifadesinden sıkışmış olduğu anlaşılan adam. gidip masama oturuyorum. masama oturmamla, bana bira gönderen gözlerle buluşuyorum. gülümsüyorum. birasını eline alıp masama geliyor bol makyajlı genç kız. biralarımızı bitirip bardan çıkıyoruz. bize gidiyoruz el ele.

annem gülümsüyor!

dışarıda kıyamet kopuyordu. gökyüzü yarılıyor, şim - şekler çakıyordu. gökyüzünün böbürlenmesi hiç susmu- yor, şimşeklerin ardı arkası kesilmiyordu. önce ışık mı doluyordu odaya, yoksa gürleme mi? her biri, birbirine karışmıştı. masada oturuyorduk. asuman, babam, annem ve yüzlerini seçemediğim iki adam. her biri durmadan konuşuyordu. kimse kimseyi dinlemiyor, sesler birbirine karışıyordu. yüzünü seçemediğim adam sesini yükselt - meye başladı. “demek,” dedi, “beni tanıyorsun, ben senin ecelinim.” diğeri, yüzünü seçemediğim, sesini çok daha fazla yükseltti. “arkamdan,” dedi, “kancık demek kolay. hadi yüzüme konuş. demek kapitalsizim denen kancık seni maskara etti. sokağa çıkıp alışveriş yapman için senin- le oynadı.” elini kaldırıp susturdu onu ecel. çok gürültü vardı evde. bu ev hiç bu kadar kalabalığa, gürültüye tanık olmamıştı. ecel, “dinleyin,” dedi, “dinleyin. Şimdi söyle bize, neden ölmek istiyorsun?” masaya iki elini koydu. “bana bak lan!” dedi, “konuş. neden ölmek istedin? bak sana yardımcı olayım, annen baban.” hatta eliyle asuman’ı göstererek, “bu kadının sana verdikleriyle, bu şato gibi evle yetinmedin. kapıdaki daha geçen ay yenilediğin araba seni kesmedi. boku; kancık dedin,” kapitalsizimi göstererek konuşmasına devam edip, “bu adama attın, duyarsız dedin annene attın. Şimdi de susuyorsun. konuş ulan! neden ölmek istedin?” “tamam ulan, tamam diyorum, susun da dinleyin. sana göre her şey güzeldi değil mi? hayat tıkırında gidi - yordu. yurtdışında babamdan kalan parayla mimarlık okumuştum. gelip burada zengin olmuştum. yediğim önümdeydi yemediğim arkamda, sikimin keyfine diyecek yoktu. geceleri tek kafamı kurcalayan asuman’la bir daha- ki sevişmemizde ağzına mı vermeliydim, eline mi? sana şunu söyleyeyim, her şeyi bildiğini sanıyorsun ama gerçek öyle değil. sen gerçekten ağzımdan bir sebep duymak istiyorsun. sadece sen değil; asuman, annem, babam ve hatta kapitalsizim denen bu bok herif. hepiniz vicdanınızı temizleye çalışıyorsunuz. ama öyle değil. çok istiyorsun değil mi babam neden öldü gitti dememi, çok istiyorsun değil mi annem neden beni bırakıp gitti, evlendi dememi. ağzımdan bir sebep çıkmasını istiyorsun değil mi? kafanın içinde kendisini yerden yere vuruyor bu soru; nasıl, na - sıl? nasıl olur da böyle bir hayatı insan bırakıp da ölmek ister? o zaman sana cevabımı vereyim. sebebi yok. sebebi: hiç. hiç. koskoca bir hiç. ama sen bununla yetinmezsin, anlamazsın hiçin ne demek olduğunu.” masada altı kişiyiz, avuçlarımı açıp masaya koymuşum. herkes beni dinliyor. bütün gözler bende. göğün gürleme- si, salona vuran mavi ışık var fonda. sırtımı yaslıyorum oturduğum sandalyeye. bitene dek kimse bölmüyor lafımı,

herkes beni dinliyor. ecel en dikkatli dinleyen. gözlerini hiç üzerimden çekmeden kalkıyor, masanın etrafında dönüp, kalktığı sandalyenin başına tekrar geliyor, bu kez ters çevirip otu- ruyor. ellerini sandalyenin sırtlığında birleştirip, avuçlarını üst üste, çenesini de en üste koyup gözlerini bana dikiyor. gökyüzü böbürlenmesini kesmiş. lafımı bitirmemle salon, uzun zamandır sahip olmadığı sessizliğe kavuşuyor. birden sandalyeyi itip ayağa kalkıyor. yere düşen san - dalyenin sesini, ecel’in, “yalan!” diye bağırarak suratımda patlattığı tokadın sesi takip ediyor, üzerime yükleniyor, sandalyeyle birlikte yere düşüyorum, o ise üzerimde. elleri boğazımda, durmadan sıkıyor. “ne demek lan!” diyor. “ne demek hiç? doğruyu söyle ulan. bunca insanı zan altında bırakma. boğazımı sıkıyor. konuş ulan konuş!” elleri bo- ğazımda, başımı yerden kaldırıp kaldırıp vuruyor. bağır- maya başlıyorum. başımı defalarca yere çarpıyor. kaldırıp kaldırıp betona vuruyor. suratım kan içinde kalıyor. beni bacaklarının arasına almış. ellerini boğazımdan çekip, sırtıma yüklenip beni sallıyor, savuruyor, yerden yere vuruyor. “var mı lan öyle ölüp gitmek. konuş lan, konuş bok herif!” diye avazı çıktığınca bağırıyor. her yer kan içinde. bağırıyorum. ağzımdan salyama karışmış kan akıyor. “öldür lan, öldür!” diyorum “ecel değil misin? geldiysen bitir işimi. sana ne lan, sana ne!” diye bağırıyorum. “sana ne onun bunun vicdan muhase- besinden. al canımı defol git. yeter ulan yeter! neden yalan atayım sana? sebep mi istiyorsun, sebep mi? hiç ulan hiç. sikiyim sizin merhametinizi. yeter ulan yeter! anladın mı beni ha? anladın mı? sebebi hiç.” beni sallayıp savurmaktan yorgun düşen ecel yere, yanı başıma yığılıyor. “neden ulan neden?” diye başımı yasla- dığı soğuk betonda boylu boyunca yatarak sayıklıyor. ben hâlâ başımı vuruyorum betona. kendime gelemiyorum, defalarca ecel’in kaldırıp betona çarptığı başımı, ben bıkmadan yere vuruyorum. “anladın mı lan? anladın mı; hiç...” gözlerimi açtığım vakit ölmüştüm. parmakla saymadım ama yedi belki de sekiz yıl evveliydi. kırpıştırarak açtım gözlerimi, ilk anda sıradan bir sabah gibi geldi, ertesini anımsıyorum en ürkütücü yeri de orasıydı; güneşin tama- mına yakını odanın içerisindeydi, her yer siyah beyazdı, mahmurluk uzaklaştı, narkoz etkisini yitirdiği vakit vü - cuttaki sinirlerin çıkardıkları ayaklanmayı aratmayacak bir isyan, beynimin kılcal damarların ortasında büyük bir patlama yarattı. zonklamalar, kasılmalar, dişlerimin kilitlenmesi takip etti patlamayı. yanıldığımı anlaman uzun sürmedi. ölmüştüm. aradan yıllar geçti, o gün ken- dimi öldürdüğüm için hâlâ pişmanım. ilk hissettiğimden bugüne kadar, pişmanlık öldüğüm gerçeğini örseleyemedi. pişmanlık ölmeme sebep olmamıştı, ölmem pişmanlık sonucunu doğurmuştu. bu ikili çok vicdansız olsa da, ne zaman o günü anımsasam, kalleş kahkahalarının ortasında patlayan flaşın ölümsüzleştirdiği pozlarıyla aile albümüm- den hortlayıp gelirler yanıma. aralarındaki ilişki her zaman rahatsız etmiştir beni; ölüm ile pişmanlığın. oysaki sıradan bir ilişkidir bu. neden sonuç ilişkisi. öldüğüm günden bir öncesiydi. asuman; ismi haricin- de her şeyini sevdiğim kadın, her zamanki gibi telefonu çaldırdı. köşede bekliyor olduğunun işaretiydi bu. kö - şeye vardığımda elini tutup her şeyi bir anda unuttum. asuman’ın elini tutmam her şeyi unutmama yetiyordu.

gerekli gereksiz her şeyi sildirten ne asuman’dı, ne de eli. o sadece, hayatımdaki teneffüstü. köşede belirmemden her şeyi unutmamı çıkartmam bir yıldır sürüyordu. her defasında sonuç hanesinde bir saniyelik fark oluyordu ki, öldüğüm günden bir önceki gün de öyle oldu. onun sevdiği cafeye gittik, onun sevdiği masaya oturduk, onun seçtiği tatlıyı yedik. tekrar köşeye geldik, elinden hafifçe elimi çektim, yavaş yavaş başımı çevirip sade yüzünü baharatlı bir lezzete bürüyen gözleriyle buluştum ve fısıl- dadım. “ensenin kökünü sikmek istiyorum.” baharat, evet şeklindeki ifadesine sinmişti kadınımın. damağımda eşsiz acı bir tat bıraktı. benim sevdiğim evime girdik, benim sevdiğim köşeye geçtik, benim seçtiğim sevişmeyi yedik. bir saat sonra telefonumu çaldırdı. eve vardım demekti. iki saat sonra bir daha çaldırdı; buysa, seni seviyorumdu. asuman’ın telefon çağrılarını işitmedim bile. telefon her zamanki gibi sessizdeydi. bir kadından beklediğim her şey onda vardı: hiçbir şey. bizim aramızdaki ilişkinin de vazgeçilmezi buydu. baharatlı bir ifade, donuk bir yüz, patlayan flaşın ölümsüzleştiği fotoğrafın iki öğesiydi aile albümüme demir atan. asuman sevişmemizin ardından hiç konuşmadan elbiselerini giyiyor, küçük adımlarla salonu yarıp bana doğru geliyor, eğilip yanağımdan öpüyor ve usulca kapıyı çekip gidiyor. asuman’ın gidişinin ardından ev daha da boş kalıyor. elini tuttuğum andaki değişim, yavaşça çe - kilen sokak kapısının sesiyle son buluyor. sesi duymamla irkiliyorum. evin duvarlarına vuran inlemeleri de gitgide gücünü yitirecek, bir süre sonra duyulmamaya başlaya - cak. mum ışığındaki sevişmenin ardından, cücük kadar kalan mumun kısık ışığında halıya uzanmış yatıyorum. saatlerdir aynı haldeyim. telefonum kaç kez çaldı, bana eve varılma, sevilme gibi mesajlar verdi, bense sessizdeyken çalan telefonumu işitmesem de mesajları aldım ve hâlâ donum ayaklarınım ucuna takılı uzanıyorum. en nihaye- tinde, mum yok oluyor, karanlık hakimiyetini kuruyor. romantik bir sevişme hiçbir zaman seçimim olmadığı gibi, bu akşam da olmuyor. kafaları karıştıran mumun rolüyse, sadece, gidişinden arda kalan iniltilerinin kalıcılığını art- tırmak. mum eriyor, çıplak bedenine yavaş yavaş damlıyor, iniltilerine canının acımasıyla attığı çığlıklar ekleniyor. bir ara mumu damlattığım yerleri yalıyorum, sonrasında kendimden geçip durmadan tekrarlıyorum. inilti ile araya giren çığlık el ele tutuşuyorlar, salonun içerisinde oradan oraya koşuyorlar. birden flaş patlıyor, objektife takılıyorlar. aile albümü onları selamlıyor. gözlerimi açtığım vakit ölmüştüm. siyah beyazdı her şey. bütün bedenim, ağrılar içerisinde kıvranıyordu. bir adam elindeki enjektörle yattığım odanın kapısında belirdi. ayakucuma yaklaştı. yorganı kaldırıp ayağımı bileğinden kavradı, yukarı kaldırdı. adamın ellerini anımsıyorum, buz gibiydi. ayağıma dokunduğu an irkildim. ben ölmüştüm. hâlâ benden ne istiyordu, bu tanımadığım adam? ayağımı sağa sola çevirip baktı. bileğimden çok sıkı tutuyordu. adeta tuttuğu yerden öteye kan geçmiyordu. diğer eliyle başparmağımı tuttu. enjektörü bu arada dişlerinin arasına sıkıştırmıştı. enjektörü eline aldı. başparmağımın kenarı- na batırdı. aradan bir kaç büyük saniye geçti. çok canım acıdı. hayır hayır batırmadı, sadece dokundurdu. sonra batırmaktan, iğneyi yapmaktan vazgeçti. ayağımı birden bıraktı. bütün ağırlığıyla ayağım yere düştü. çatı katından kendisini boşluğa bırakırcasına hızla yere çakıldı. betona

yapıştığı anda çıkan sesle bütün nesneler havalandı. bu büyük patlama; kolonlarına dinamit bağlanmış binanın bir anda çökmesiyle şehirdeki herkesin yüreğini ağzına getiren sesten de üstündü. kulağımda patlayan ses bir süre yankılanıp, silinmeyen bir çınlamaya dönüştü ve bedenime yapıştı. adam boş kalan elini arka cebine attı. bir kerpeten çıkardı. kerpeten pas içindeydi. bir daha elini attı, cebinden kararmış bir törpü çıkardı bu kez, kir pas içerisinde. diz çöktü. ayağımı kucağına aldı, bacaklarının arasına yerleştirdi. ayağım bacaklarının arasında sıkışıp, un ufak olmuştu. kerpeteni kullandı. tırnağımı var gücüyle yerinden sökmeye başladı. tırnak tam etten ayrılmıştı ki, kerpeteni elinden fırlattı. kerpeten kan içindeydi. elinden yere yavaş yavaş süzülerek düştü, yerde patladı. törpüyü aldı bu kez, sürte sürte, ucunu bir bıçak gibi kullanarak, ortadan ikiye böldü tırnağımı. gözündeki kalın mercekli kemik gözlük, ayağımdan sıçrayan kana boyandı. ne kurtulabildim, ne bağırabildim, ne çektiğim acıyla ağlaya- bildim. hiçbir şeye gücüm yoktu. gözlerimi açtığım vakit ölmüştüm. kırpıştırarak gözlerimi açıp, her şeyin siyah beyaz olduğunu fark edeli çok olmamıştı. ev yine boştu, kimsecikler gelmemişti kadınımla sevişmemin ardından. asuman’ın iniltileri sabah olana dek silinmişti ve her yer sessizdi. yerimden fırladım. yattığım yerden doğrulup kalkmak için yorganı fırlattım. ayaklarımı kontrol ettim, yerleri, yorganı. kan yok. iz yok. her yerim acı içerisinde. çoktan ölmüştüm. öldüğüm günden bir öncesiydi; asuman’ın gidişinin ar- dından beni bıraktığı yerde öylece yatmaktayım. yerimden yavaş yavaş doğruluyorum. ayağımın başparmağına takılı bez parçasından kurtuluyorum. beyaz, yuvarlak, küçük mumların doldurduğu torbaya el atıyorum. karanlığı, yaktığım mumla aralıyorum. mum ışığında olduğum yere çöküp kalıyorum. çıplağım. mum ışığında boş boş oturmak uzun zamandır vazgeçemediklerimden. uzun uzadıya düşünmek. bunun tadını bir kere aldı mı insan, kolay kolay bağımlığından sıyrılamıyor. sigaraya başlamak gibi bir şey. mum kokusu salona siniyor. aldığım nefes, yitirdiği esaretine kavuşamıyor. her nefesimde mum kokusu çekiyorum içime. tek tek bütün damarlarımda dolaşıyor. bir kez daha doğrulup aynanın karşısında yerimi alıyorum. elimde mum, gözlerimde ayna. bazen insan boş boş bakmak istiyor kendisine. bir başkasının gözleriyle buluşmaktan çok daha kışkırtıcı geliyor bu. deklanşöre dokunan parmak, flaşı tetikliyor. aynadan yansıyan iç içe geçmiş görüntülerin sahibi boş bakışlarına bile sahiplene- memişken yakalanan ben, aile albümüme zıplıyorum. evin içinde küçük adımlarla dolanıyorum. elimdeki mum bu kez, filmin başlamasından sonra salona giren - lere yer gösteren adamın elindeki fener rolünde. odaları dolanıyorum. üzerimde hiçbir şey yok. evimi seviyorum. babamdan kalan evimi. çok özlüyorum babamı, keşke o da yanımda olsaydı. potansiyelliydi, güçlüydü. her sabah iki gazete okumadan kendine gelmezdi. gecenin yorgunluğunu, adeta, sabah elinden eksik etmediği ga - zetelerinin sayfalarında dolanırken atardı. iyi içerdi. gece yarısı mutfağın ışığını yanık gördüğümde, eve geldiğini anlardım. kendisine şık bir sofra kurardı. sonra başlardı paşalar gibi içmeye. sessizdi. sakindi. o saate kadar kumar oynamış, kendisini eve atmış olurdu; gece yarısı mutfakta yakaladığımda. temiz içerdi. efendi gibi. kimseye laf et - mezdi. hep de içti, ciğeri patlayana dek. annem hep sessiz

kaldı. kumardan dönmesini, içki sofrasından kalkması beklerken sessizliğini bozmadı. babamla aralarında on iki yaş vardı. görüp geçirdikten sonra son liman olmuştu annem onun için. genç yaşta terk edilince ilk denemede yanılmadan aradığını buldu. gençti, güzeldi annem. çocuksuz dul bir avukatla evlendi, daha babamın seneyi devriyesi dolmadan. hiç gönül koymadım, gerçi koysam ne fark ederdi. annemin ardından hep bir başıma yaşadım bu evde. babamdan kalan bu evde. kaybettiklerimi hep en son resimleriyle anımsıyorum. son gece de; kapıyı gece yarısı açtığı vakit elindeki anahtarlığın şıkırtısıyla bir anda yataktan doğrulup kalkmıştım. beklediğim adam eve gelmişti. babam… çıplak ayak, parmaklarımın ucunda, sessizce kafamı uzatıp mutfağa girerken onu izlediğimi anımsıyorum. yorgun, omuzları düşük ve ek- şittiği suratıyla mutfağa giriyor ve o esnada flaş patlıyor. sabah annem masaya kapanmış bir halde buluyor onu. başı masada, kolları iki yana düşmüş. sızdığını sanıyor, yanılıyor. dürtüyor, ismini söylüyor bir daha, bir daha. büyük bir sessizlik. yalın ayak odamdan annemin sesiyle çıkıyorum ki, o vakit; annem mutfağın kapısını içerden örterken hem bana, hem de objektife yakalanıyor. göz - lerinden akan sessiz yaşlarla. annem ve babam işte böyle taşınıyorlar aile albümüne. gözlerimi açtığım vakit ölmüştüm. her yer siyah beyaz- dı. yorganı başıma kadar çekiyorum. güneşin tamamına yakını odanın içerisinde. başıma çektiğim yorganı iki elimle hafifçe aralıyorum. başım bu kez yorganın üzerinde kalıyor. iki elimle sıkıca kavradığım yorganı biraz daha indiriyorum, çeneme kadar. birden böbreğime biri var gücüyle koca bir bıçak sokuyor. bacaklarımı içime çekiyo- rum. yatağın içinde kıvranıyorum. terliyorum. terliyorum. fışkırıyor her yerimden ter. yorganı başıma çekiyorum. bıçağı böbreğimden söküp çıkartıyor. birden boşalıyorum, içim akıyor. yenileniyor ağrım, daha yukarı saplıyor bıçağı. yatağın içerisinde yuvarlanıyorum. ellerim yumruk oluyor, yastığı dövüyorum. sırtıma taktığı yerden bıçağı söküyor, tüm gücüyle sokuyor yeniden böbreğime. kan mı bu sı- zan, yatağı ıslatan; banyonun küvetinde gibiyim. yorganı başıma, bacaklarımı içime çekiyorum, kıvrılıp kalıyorum. birden içimdeki bıçağı oynatıyor, daha da derine yerleş- tiriyor. yorganı dişlerimin arasına alıyorum. ısırıyorum. dişlerim kenetleniyor. beynim uyuşuyor. beynimin kılcal damarları hava muhalefeti yüzünden kapanan köy yolları gibi tıkanıp, oksijene geçit vermiyorlar. beynim uyuşuyor. keşe gibi oluyor... var gücümle ayaklarımı çırpıyorum, yorganı fırlatıyorum üzerimden. pijamamı indirip elime alıyorum. işemeliyim, işemeliyim. bir jilet var işememi en- gelliyor. kesiyor elimdekini. sonra var gücümle kasıyorum kendimi, bir damla akıyor. kan. işemeliyim. böbreğimin içinde çakıl taşları, seslerini duyuyorum. akvaryumun dibini kaplayan tüm çakılları yutmuşum meğer. mideme, oradan da böbreğime taşınmışlar. çıkın lan çıkın. defolun ulan. yeter, işemeliyim. ellerimi yumruk yapıp sıkıyorum. bacaklarımın arasında pijamam var. sonunda bir damla işiyorum. pijamama düşüyor. kan. yaşlar fışkırıyor göz - lerimden. bacaklarım diz kapaklarından ikiye bölünüyor. yere düşüyorum. bıçağı saplayan adam bir adım daha yaklaşıyor başucuma. kafamı kaldırıp acılar içerisinde adama bakıyorum. sırıtıyor. eli kemerine gidiyor. kocaman elleriyle söküyor kemerini, indiriyor fermuarını, içine don giymemiş, çıkartıyor, eline alıyor ve başlıyor işemeye.

sımsıcak oluyor suratım. saçlarım ıslanıyor, yüzüme akı- yor, gözyaşlarıma karışıyor ince sıcak sızı. yüzüme işerken sırıtıyor, “bunu mu?” diyor, “bunu mu yapamıyorsun.? işemesi bitiyor, elindekini sallıyor, son damla süzüle sü - züle alnıma düşüyor. belini toparlıyor. sırıtması diniyor, boş boş bakıyor bana ağzını oynatıp, suratıma tükürüyor. bir gökdelenin tepesinden caddedekilere tükürürcesine. sonra odadan çıkıp gidiyor. kendime gelmem vakit alıyor. sonra ayılıyorum. yatağın içinde asuman’ı arıyorum. oysa sevişmenin ardından beni öpüp, kapıyı çekip gitmişti o, her defasında olduğu gibi. anımsıyorum. iniltileri duvara asıldıkları çivilerinden sökülüp yere düşüyor. kırpıştırarak açıyordum gözlerimi. her yer siyah beyazdı ve gözlerimi açtığım vakit ölmüştüm. öldüğüm günden bir öncesiydi. evin içerisinde çıplak ayaklarla dolanıyordum. birden ayağımı bir şey kesiyor. eğiliyorum, ayağımı kaldırıp elimi yere sürtüyorum. karanlıkta asuman’ın saç tokası elime geliyor ve ayağımı kesen şeyin kimliğini tespit ediyorum. asuman saçlarını küçük küçük tokalarla şekillendirmekten hiç vazgeçmi - yor. bundan bir yıl önce onu ofise geldiği gün gördüğüm vakit de saçında bir tutam küçük toka vardı. ofis boştu. çocuklar bizim ofisin evrak ve getir götür işlerini yapan ali’nin nikahına gitmişlerdi. kapıdan masum ifadesiyle girdi asuman o gün. okulu yeni bitirdiğini, paradan çok iş öğrenmek istediğini söylediği vakit, üzgün olduğumu söylemiştim ona, “yerimiz yok.” “kolej mezunuyum. bu şehre mimarlık okumaya geldiğimde kolejde öğrendiğim ingilizcemi daha geliştirdim. annem almandır. almancam da var,” dedi. tekrarladım, “üzgünüm.” başını önüne eğdi. arkasını döndü gidiyordu ki, “bir dakika,” dedim, döndü, başını yerden kaldırıp yüzüme baktı. işte ilk o zaman sade yüzüne gözlerinin baharatlı bir lezzet kattığını keşfettim. “burada,” dedim, “yerimiz yok ama bir arkadaşım mi - marlık bürosuna genç bir asistan arıyor.” asık suratına bir anda gülümseme geldi. o gün okan’ın bürosundan birlikte çıktık, işe alınmıştı. gece sevişmemizin ardından eğilip küçücük öptü beni. “her şey için,” dedi, “teşekkür ederim.” hiçbir zaman evlenelim demedi, hiçbir zaman çocuk istiyorum demedi. hep iyi sevişti. her sevişmenin ardından ilk günkü gibi eğilip öptü beni, ardından sessizce kapıyı çekip gitti. evimi seviyorum, babamdan kalan evimi. karanlığın içerisinde dolaşıyorum evde. bu evin sessizliğini kıran iki şey var. biri sevişmelerin ardından zamanla un ufak olsa da, duvarlara çamur gibi bulanmış iniltiler. bir di - ğeri ise; kancık kapitalsizimin kahkahaları. evdeki tüm eşyalar onun eseridir. daha iyisini alalım, daha yenisini alalım, diye sayıklar durur. kapıdan içeri elimde paketlerle girdiğim vakit, paranın köpek ettikleri deyip, yüzüme bakıp basar kahkahayı. hayatımın içinde olmuştur hep, psikolojimle oynamıştır hep. aile albümüne kahkahalar atarken sızmıştır. tüm objektiflerden yüzünü saklamış, hiç poz vermemiştir. bu evde eskise de gözden çıkartamadığım nadir şeylerden biri olan mobilyalı radyoya gidiyor elim. açıyorum. içinde yanan ampulle altı radyo, üzeri plak çalar ceviz mobilyalı emektar odanın karanlığını yarıyor. sesini hafifçe arttırıyorum. dolaşmayı kesiyorum. emektar radyo, plak çalar iki - lisinin altına çöküp oturuyorum ve dalıp gidiyorum. eskiye maziye dair. eskiden alınacak ders varsa, o da… ağaç gibi değilim ki ben, sürekli gelişiyorum, o da… evet

o da, yaptıklarımdan değil, yapmadıklarımdan doğan pişmanlıklarımdır. Şimdiye kadar yaptıklarımın ardından ağıt yakmadım ben. bundan sonrasında da yakacağıma inanmıyorum. yapmadıklarımdan pişmanım oysa, yapa- madıklarımdan değil, istesem yapardım ama yapmadım. yapmadım işte. evet yapmadım, istemedim yapmak. olsun istemedim. ne gerek var ki? ama pişmanım. neden ki, yap- saydım keşke. neden geri çektim ki kendimi? belki de… aslında ben var ya… neyse işte yapmadım… yapamadım değil, yapmadım… ………………………… yapmadım . pişman mıyım? ……………………………… sanırım, sanırım bir parça da olsa… sanırım evet. aslında fark etmez ya. ne fark eder, her şey aynı olacaktı. daha iyi bir ev olacaktı, daha iyi bir sinema sistemi, daha iyi yemekler. belki de daha kötüsü, kim bilir? asuman mesela, olmayacaktı. konuşkan bir sevgilim olacaktı. smslerden uzak bir yaşam. belki de telefonu çaldırmaktan değil de, sürekli konuşmaktan hoşlanan bir kadın. her cümlesi aşkım diye başlayan. tırnakları ojeli, evden çık - madan evvel, far sürmeden çıkmam aşkım diye direten. aslında bugünün dünden farkı yok aritmetiğe vurursak, peki yarının ne farkı olacak ki. oysa yapsaydım, farkı… neden yapmadım. yapabilir miyim. evet yapabilirim ama ben istemiyorum. hem dediğim gibi fark etmez. bunu irdelemek de aptalca. omleti neden seviyorum gibi bir soru. maziye dair ne varsa, ağaç mıyım ki ben? Şu aile al - bümü… buralarda bir yerlerde olacaktı. radyonun kısık ışığı, fazla da aydınlanmasını istemediğim geçmişime göz gezdirmeme yetiyor. bu anımsadığım ilk fotoğra - fım. sünnetim. dört yaşındayım. çok ağlamıştım, çok, annemi istiyorum diye, babam annen burada diyordu ben hıçkırıktan boğulurken. bu ilk okuduğum kitabım, çok iyi anımsıyorum, babam çekmişti, bir pazar sabahı. “okumayan adam, adam değil oğul,” deyip, bu kitabı vermişti bana. ben de yüzünü kara çıkarmadım babamın. birkaç bin sayfa okumuşluğum vardır. bir parça cin kitabı. bu annem, evlenmeden önceki hali; şimdilerde bu halde değil, başını bağlıyor, kocasının arzusu. burada annem, ben ortaokula giderken. güzel kadın… çok güzel. bu ise babam; pos bıyıkları, güler yüzü ve düşünceli bakışlarıyla. bir de asuman’dan sonra albümden çıkartıp radyonun içerisine, plak çalarım arasına sakladığım fotoğ- raflar var. iki tane. uzanıp alıyorum… radyonun hâlâ sesi kısık, ışığı olsun yeter. mumları kalkıp alacak halim yok şimdi. bu siyah beyaz fotoğraf aslı, fakülteden… bana sev- gilim diyen ilk kadın. pardon kız. Şimdi ne bilmiyorum. birinci sınıfta tanıştım onunla. benden daha çok kitap okuduğunu gördüğüm vakit aşık oldum. ne sorsam oku- muştu, orada bulduğum ilk kızdı, ilk türk. antalyalı. bir gün geç vakit dersten çıktık, benim elimde çizim çantam, sallana sallana eve gidiyorum, arkamdan biri bağırıyor, “ulaş, ulaş!” diye, döndüm baktım aslı, “biraz konuşabilir miyiz?” dedi. ufacık tefecik bir kızdı, elleri hep aklımda, yenmiş tırnakları… “ulaş,” dedi, “ben seni çok seviyorum, çok güzel bir adamsın, hiçbir ayrıntını atlamadan her yerini benimsedim, sakallarını, gözlerini, okuduklarını, izlediklerini, evindeki müziği, dersi dinlerken elinin altına koyduğun elini.” gülümsedim, “ben de,” dedim, “dur,”

dedi, “kesme sözümü, ben senden ayrılmak istiyorum.” suratındaki gülümseme donup kaldı, dudağım büzüldü, “nasıl?” dedim “aslı, aslı nasıl, ne demek bu?” “ulaş,” dedi, eli suratıma dokundu, küçük eli suratımı tam anlamıyla kavradı, ne okşadı, ne sıktı, dudaklarıma dokundu, sonra parmağıyla düşen dudağımı yukarı çıkması için destek - ledi, sanki yere düşmüştüm de, beni düştüğüm yerden kaldırıyordu aslı. “ulaş,” dedi, “ben senden ayrılamam.” “eee,” dedim “ayrılma aslı.” “ulaş,” dedi, “yapamam… yapamam ulaş!” anlamadım ben… anlamadım… ağaç değilim ki ben, anlıyorum artık. ben epilepsi hastasıydım, zaten bitecekti oysaki. bu da diğeri. eylül. hayatımın aşkı. hayatımdaki en düzgün kız. kadınım . o da benim gibi, çok birliktelik yaşamamış. benden önce biri olmuş, liseden. o da benim, aslı’dan sonra ilk. hatta ilk işte… bu fotoğrafı eylül’ün kankası dilek çekmişti, bizim evde. dilek bize çok gelirdi, aynı sınıftaydılar. iran sineması dilek’in tez konusuydu. sarhoş atlar zamanını izlerken çekmişti bu kareyi. yani izlediklerimizin birisinde. filmi, repliklerini ezberleyene kadar izlemiştik. eylül’le doktoranın ikinci yılında, bahar şenliklerinde tanışmıştım. telefon kulübesinde arkamda bekliyordu, sırada. “fazla jetonunuz var mı?” diye sordum, gerçekten ihtiyacım vardı, elindeki tüm jetonları bana verdiği vakit, “sen arayamayacaksın ama,” demiştim de, “siz görüşün, sorun değil,” demişti. sonrasında elindekilere gözüm takılmıştı. bir tomar broşür vardı elinde, en üstte ise istanbul film festivalininki. “gidebildiniz mi?” dedim. “gidecektim,” dedi. “neden,” dedim, “gidemediniz?” “az evvel,” dedi “arkadaşın yurdunu arayacaktım, birlikte git- mek için.” bunları söylerken yürüyorduk, okul kalabalıktı, şenlik o yıl çok iyiydi. belki de bana öyle geldi. okulun bahçesi bitmiş biz yürürken. başı eğik yürüyordu, okulun büyük kapısından çıktığımız vakit, başını kaldırıp yüzüme çevirdi. “birlikte gidebileceğim kimse yok,” dedi. ikimiz gittik. dilek’i gördük ama sinemada. çok sonra anladım ben onun dilek olduğunu. eylül aramayınca o da tek gelmiş. sadece selamlaşmışlardı. ben okula yakın bir yerde ev tutmuştum, doktorayı bırakmayı düşünüyordum, annem evlenmişti, yurtdışı - na dönmek aklımdan geçiyordu hep. eylül bana taşındı. bir gece uyuyoruz, birden beni uyandırdı, “ulaş,” dedi, “ben tekrar psikiyatriden muayene için randevu aldım.” uyuttum onu. hiç dinlemedim dediklerini. aradan çok geçmedi, tabii randevuya gitmedi, sürekli randevu alır ama gitmezdi, benim doktoram bitmişti, mimarlık yapmıyor, ispanyolca kitap çevirileri yapıyordum, çok alışmıştım eylül’e, istanbul’a. arada ankara’yı arıyor, annemden haber alıyordum ki, eylül bir gece yarısı gitti. bir gece evvelinde sabaha kadar içmiştik. terasa çıkmıştık, ayaklarımız çıplak, eylül’ün üzerinde o salı pazarından aldığımız pembe kısa gecelik, o kadar güzeldi ki, hayatımda ilk kez bir kadına sokuldum, “kız,” dedim, “ne var lan?” dedi, kafamız çok iyiydi. “sen beni bırakırsın be.” “yok lan ulaş, seni bırakırsam bu sefer ciddi ciddi tedavi olmam gerekir. o zaman aynalara değil, kendime itiraf ederim, kolpadan değil, gerçekten deli olduğumu. hem daha sen bize ev çizeceksin, ben sana belgin’in saçları gibi kıvırcık kapkara bir kız doğuracağım. belgin o zamana kadar evlenir ama teyzesi bakmazsa kızıma anneannesi bakar.” sonra asuman, şimdi asuman, belki de… asuman, o

omuzlarına kadar saçlarını sarmış, yüzündeki donuk ifade- si, çekingenliği, sakin ve kısık sesiyle, adımla beni çağırana dek, güzel bir portre hissinden öteye gidememişken, iki hecelik ismimi, sanki lime lime parçalara bölerek öyle bir söyledi ki, beni böylesine çağıran biri, bana duymak istemekten çok daha hoşnut olacağım kelimeleri söylese, ben o vakit, ne kadar dik durabilirim karşısında dedirtti. ne kadar korkmuştu, neden korkmuştu, neden bu denli çekingendi? konuşurken ellerimi açtığımda, sanki eğilip ellerinin arasında suratını saklayacak, vurma bana diye, ağlak bir çocuğun ifadesiyle bana bakacak, ardında giz - leyecekti suratını bir daha. yoldaydık, sokağın başından sonuna kadar ne o konuştu, ne ben. sonra, “hâlâ seviyor musun?” dedi bana, “kimi?” dedim. “onu.” “kimi?” “sen, o suratındaki asıklığı sana bırakan kadına, hâlâ besliyor musun sevgi?” hiç beklemiyordum bu şekilde bir sual. dedim ki, “kaç gündür gözümü yumuyorum bir fotoğraf geliyor gözlerimin önüne, kadrajda yalnız kadının yüzü var. kadının elleri geliyor aklıma, kocaman beyaz elleri, ince uzun parmakları, bir sanatçının ellerinden çok daha asil, hayal edebileceğimden çok daha büyüleyici…” ve gözlerimi yakaladı, ellerinde asuman. kocaman araba, sokağı ortalayarak ilerliyor, sonra yavaş yavaş iki arabanın arasına girmeye çalışıyor, o büyüklüğü- nün yanı sıra bu manevra kabiliyeti olmasa, bu araç o araya girmez ama giriyor işte. sonra el freni çekiliyor. el freni sesi sokağın ucundaki camiden verilen salanın tam es boş- luğuna denk gelince, olabildiğinden daha yüksek çıkıyor sesi. arabanın aralanan kapısından sarkıyor ayağının teki, hızlı bir hareketle çıkıyor kapıdan, kilitlemeden ilerliyor. arabanın paralelindeki apartmanın yarı açık bahçe kapısını tam açtığı vakit, hafif bir gıcırdama geliyor kapıdan. bu onun adımını kesiyor, bir adım geri atıyor, eliyle tekrar çekiyor kapıyı, bir kez daha önce kendisine sonra geri iler- liyor, aynı gıcırtı kulağını örseliyor, pos bıyıkları burnunu çekmesiyle daha da yanaşıyor burnuna, kapıyı bırakıp ilerliyor, bir adım, bir adım daha, geri dönüp bakıyor, dur- manın akabindeki birkaç adımın ardından, apartmanın kapısından geçerken bu kez kapının camına takılıyor gözü. parmağını kaldırıyor söz isteyen çocuk gibi, camları kir pas içerisindeki kapıya bakıyor boş boş, bakmayı bırakıp, başparmağıyla tozlu camın üzerine eğik bir çizgi çiziyor, çizginin son noktasının ardından parmağını havada çizdiği yay şeklindeki yörüngenin devamında, gözlerine yakın bir yerde sabitliyor. dudaklarının arasından çık sesi salınıyor. merdivenleri ikişer ikişer çıkıp, sokak kapısı açık eve girdiğinde, evde okunan kuran’ın sesi, camiden gelen salayı bastırıyor. koridora komşulardan toplatılmış sandal- yeler konulmuş, evin salonuna açılan uzun dar koridor, salondan taşan insanlarla dolu. ayaklarına basmamaya gayret göstererek ilerliyor aralarından, kuran sesi, evin içerine girmesiyle daha da güçleniyor, beyaz, bir tarafı camlı bir komodin var salonun ortasında, gözü komodi- nin ortasından yarısı üçgen şeklinde sarkıtılmış, dantelin üzerinde duran çerçeveli fotoğrafa kayıyor, bundan tam otuz yıl öncesindeki kendisini gördüğü vakit, bir daha tuhaf hissediyor kendisini, komodinin üzerindeki plastik kolonya şişesine gidiyor eli, beyaz yuvarlak kapağını arala- yıp avucuna döküyor, hemen ardındaki iki eski mahalleli arkadaşının arasındaki boşluğa bacağını büküp eğilerek kendisini atıyor. ahmet bey, hemen solunda oturan, o eski ilkokulun karşısındaki küçücük kırtasiye dükkanın

sahibi, ekrem ise, diğer tarafında oturan kirli beyaz sakallı, üst komşusu. ekrem elini babamın bacağına atıp, sırtını sıvazlar gibi iki kere vuruyor, babam yavaş yavaş gözünü komodinden çekip, eski komşusuna bakıyor. ahmet amca, hemen ayaklarının yanında duran sürahiden bir bardak su doldurup uzatıyor, önce ahmet amcanın, elindeki su bardağını gözünün hizasında görüyor, elini ekrem amca- nın bacağının üzerine dayadığı elinin üzerinden kaldırarak alıyor. bir dikişte bardağı, bitiriyor suyu. başı bağlı bir kadın yanlarından bir tepsi çay ile geçiyor. ahmet amca bu kez sırtını sıvazlayıp, “isyan etmek olmaz,” diyor. gri saçları başörtüsünden sızan, en son gördüğüm o çok güzel kadından kilometrelerce uzak, gözbebeklerinin altında baloncuklar olan, hareketlerinden, bacaklarını ovmasından akut romatizmaya sahip olduğu anlaşılan kadın, başucunda ağlayan annem. sessiz sessiz ağlıyor. her iki gözünden ufak adımlarıyla ilerleyen damlalar, kurumuş bir dere resmi iliştiriyor çöken ifadesine. ben cansız bedenimle beyaz çarşafın altında, yenik düşmeyen tek cephem yatağımdayım. burnumun üzeri en dik yeri çarşafın. ağzım, yüzüm, dudaklarım, bacaklarım, yanlara açılmış kollarım çarşafın altında. beyaz bir çarşaf örtülü cansız etime. sakladığım iki fotoğrafı birbirine tutuşturmuş ataç, yapmak istediği andan sonra soğuk, paslanmış tadıyla dilimde beliriyor, yutkuna yutkuna boğazımdan geçiyor, yemek borumda ardına bakmazsızın koşuyor, nefesimi kesene dek, mi - demden damarlarıma yol bulana dek koşuyor. koşuyor koşuyor koşuyor. duruyorum, ve ben. ben duruyorum, içim duruyor, zaman duruyor, yaşam duruyor. doğruluyor annem, elinin biri belinde, biri diz kapa - ğında. ayağa kalkıp dikleşiyor, eğiliyor yatağa, damarları görünmez olan elleri, çarşafın başucumdaki tarafına gidi- yor. parmaklarının ucuyla çarşafı tutup, hafiften indiriyor. hafif hafif, daha da hafif. çok daha hafif. aralamak istiyor yüzümü. soğuk, beyaz, kanı çekilmiş yüzümü. hafif hafif, usul usul, ses yok, çıt yok. duruyor birden. yığılıp kalıyor yatağın kenarına. annem gözyaşlarını avuçlarının içerisinde biriktiri - yor. annem yağmurun altında kıpırdamadan duruyor. annemin gözlerindeki hüzün, ninni oluyor. uyuyorum. uyutuyor annem beni. toparlanıyor son bir kuvvet, aralamak için. hafif, yavaş, kesik hareketlerle indirip açıyor yüzümü. bir kilo pudra bocanmış yüzüme öyle mi, ben ölmüşüm, yokmuşum. asuman’ı bir daha sokağın başında beni beklerken bulama- yacakmışım. küçük çocuklar su taşıyıp, ellerine koyulan bozuk paralarla mezarımın başında dua edenlerin surat- larına bakıyorlarmış da, ben taşın, toprağın altındaymı - şım. maria farantouri’nin sesini çekiyor canım. buz gibi bir rakı. diyarbakır peyniri yanında. bir yudum rakı, bir lokma… maria ferantouri çalıyor arkada. annem bozuyor yeminini. hani ağlamayacaktın annem? fışkırıyor yaşlar. okunan kuran kesiliyor. annem bağıra çağıra ağlıyor. odaya insanlar doluyor. öldüğüm günden bir gün öncesiydi. dışarıda kıyamet kopuyordu. gökyüzü yarılıyor, şimşek- ler çakıyordu. gökyüzünün böbürlenmesi hiç susmuyor, şimşeklerin ardı arkası kesilmiyordu. önce ışık mı doluyor- du odaya, yoksa gürleme mi? her biri birbirine karışmıştı. masada oturuyorduk. asuman, babam, annem ve yüzlerini

seçemediğim iki adam. her biri durmadan konuşuyordu. kimse kimseyi dinlemiyor, sesler birbirine karışıyordu. yüzünü seçemediğim adam sesini yükseltmeye başladı. “demek,” dedi “beni tanıyorsun, ben senin ecelinim.” diğeri, yüzünü seçemediğim, diğeri sesini çok daha fazla yükselti. “arkamdan,” dedi “kancık demek kolay. hadi yüzüme konuş. demek kapitalsizim denen kancık seni maskara etti. sokağa çıkıp alışveriş yapman için seninle oynadı.” elini kaldırıp susturdu onu ecel. çok gürültü vardı evde. bu ev hiç bu kadar kalabalığa, gürültüye, tanık olmamıştı. ecel, “dinleyin,” dedi “dinleyin. Şimdi söyle bize, neden ölmek istiyorsun?” masaya iki elini koydu. “bana bak lan!” dedi, “konuş. neden ölmek istedin? bak sana yardımcı olayım, annen baban hatta,” eliyle asuman’ı göstererek, “bu kadının sana verdikleriyle, bu şato gibi evle yetinmedin. kapıdaki daha geçen ay yenilediğin araba seni kesmedi. boku, kancık dedin,” kapitalsizimi göstererek konuşmasına devam edip, “bu adama attın, duyarsız dedin annene attın. Şimdi de dedi susuyorsun. konuş ulan! neden ölmek istedin?” “tamam ulan tamam,” diyorum, “susun da dinleyin. Şu sikik aile albümünü ver bana asuman.” asuman masadan kalkıyor, suratında beni susuz bırakacak, aç bırakacak ifadesiyle albümü bana verip oturuyor yerine. asuman’a bakıyorum, elinde bir çatal, bir kaşık, bir bıçak. onlarla oynuyor. bul papazı al parayı mıydı neydi. o filmlerdeki kağıt numarasını yapan adamlar gibi, çatal bıçak ve kaşığın sürekli yerini değiştiri- yor. albümü alıyorum, açıyorum, oraya sızmış fotoğraflar arasında parmaklarım gidip gelirken, başlıyorum bağıra bağıra söylemeye, kırmızı balık göldeee kıvrıla kıvrıla yüzüyorrr balıkçı hasan geliyorrr oltasını atıyorrr

kırmızı balık dinleee sakın yemi yemeee balıkçı seni tutacakkk sepetine atacakkk

kırmızı balık kaç! kaç! kırmızı balık kaç! kaç! kaç! kaç! derken parmağım en son annemin üzerinde kalıyor. “eee anne,” diyorum, “sen söyle! neden? neden ölmek istiyorum ben!” annem diyor ki, “ne fark eder, belki daha iyi bir araban olur, zor ama belki asuman’dan daha güzel bir sevgilin, belki daha iyi sinemalara gidersin, belki de daha iyisinden bir müzik seti. fark etmez oğlum bundan sonrası senin için.” asuman anneme bakıyor. masadaki herkes anneme bakıyor. annem gülümsüyor. götümdeki boku bilen annem gülümsüyor. asuman ayağa kalkıyor beni al - kışlıyor, hayır annemi, hayır kendisini. bıçağı alıyor, çatalı, kaşığı bırakıyor masaya… bıçağı kaldırıyor asuman!

← Tüm öyküler