KAYBETME HIRSI · ÖYKÜ

Hükümsüz Hafıza

hastanenin çatı katındayım, eğilip aşağıya, şu büyük kente bakarken, ellerim beyaz demirden korkuluklarda. caddeye bakıyorum; kalçalarımı çıkarmış, belimi bükmü- şüm, korkuluklardan elimi çekip, kollarımı birbirlerine paralel dayıyorum demire. kollarımı çekip dirseğimi yaslıyorum, elimi yüzüme götürüyorum. pozisyonumu değiştirerek yirmi dakikanın canını alıyorum ki; burada zaman öldürmek, suikastların en çetrefillisidir, zordur ve emek ister. caddeye bakıyorum, gözlerim kayıyor küçücük in - sanlara, onlar da benim gibi mini minnacıklar. daha da sakinleşiyorum geçen zamanla. derin derin nefes alıyorum. aldığım derin nefesi ciğerimin bir köşesinde stoklamak istiyorum, odama inip hastanenin boğuk havası, pis ko- kusuyla buluştuğum vakit kullanmak üzere. on beş yirmi dakika, belki de daha da fazlası bir süre,

kendi kendime, burada kahkahalarla boğuştum. sinir krizi demek daha doğru olur, gülme krizi demekten. bir türlü susamadım. kesilmedi. gülmekten kasıklarım ağrıdı. tam bitti diyordum ki, püskürerek bir tane daha atıyordum kahkahalardan. nefesini tutarak hıçkırığını yenmek iste- yip, tam geçti dediği an sinir bozucu bir hıçkırıkla sınıfın sessizliğini bölen küçük kız çocuğu olduğum günlerdeki gibi çaresizdim. gülmemi sonlandıramamam, sinirlerimi daha da geriyordu. bir devlet merasiminde yürüyen askerlerin adımların- daki senkronu aratmayacak şekilde senkronize adımlarla yan yana yürüyoruz. yürüyoruz demektense volta atıyoruz demek çok daha doğru olur. çatı katında bir o tarafa, bir bu tarafa gidiyoruz. sonunda adımlar bitiyor. çatı katı boş, bizden başkası yok. korkulukların kenarında yer alan demir sandalyelere oturuyoruz. sessizlik hüküm sürüyor. başım yere eğik. kaldırıyorum başımı yavaş yavaş, sıkılgan bir tavırla bakıyorum yüzüne. yüzü şekil değiştiriyor. ko- nuşmak istediği ilk cümleyi seçemediği o kadar aşikarken dahi tepkisiz, sessiz kalmayı seçiyorum dediğim anda, sessiz bekleyişim son buluyor. ağzını aralıyor. kekeliyor. “ben, ben…” diye başlıyor. sonunda zorlukla da olsa birkaç kelimeyi sıraya dizebiliyor. kurduğu cümle bir tokat şeklini alıyor. hızla bana yaklaşıyor, açısı değişiyor; bir pinpon raketinin kesme vuruş esnasında aldığı açıya sahipken, hızını iki katına çıkartıyor, yaklaşıyor, daha da yaklaşıyor, tam suratımda patlayacakken birden yerimden fırlıyorum, hedef menzilinden çıkmakla yetinmeyip, istem dışı da olsa karşı taarruza geçiyorum ve kahkaham patlıyor. “çok üzgünüm, inan suratına bakamıyorum,” şeklindeki cümlesi havada moleküllerine ayrılıp dağılıyor. “çok,” dedi, “çok üzgünüm, inan yüzüne bakamıyo - rum.” tutamadım kendimi, bastım kahkahayı. yüzyıl kulaklarında inleyeceğinden emin olduğum tahrip gücü yüksek bir bomba şiddetindeydi kahkaham. kulaklarını parmaklarıyla tıkayıp yüzünü yere indirdi. iki dirseğini bacaklarına yasladı, kafasını iki elinin arasına soktu. elinin teki suratında, alnında ve çenesinde gezindi. birden ba - şına bir ağrı saplanmış gibi elini yeniden alnına götürdü, gözlerini bir noktaya dikip durdu, bir süre ve hiçbir şey demeden; kalkıp gitmek istedi. kulaklarında patlayan ses, silinmez bir çınlama olarak kalacaktı, utanç duygusuyla karışıp yüzüne bulanan ekşi ifadesinden anlamıştım bunu. Şu an burada olmamın sebebi olan kadın konuşmaya çalışırken ben, burada ne şekilde ve ne için olduğumu bir kere daha anlatayım. bir kere daha diyorum, çünkü bunu defalarca tekrarladım, kendi kendime... neden mi? yenilebilmek için. tüm olanlara yenilebilmek, kazanabil- me ihtimalini çürütebilmek için. burası bir eğitim hastanesi. uzun süredir buradayım. ne kadar uzun sorusunun cevabını küçük bir algoritma cevaplıyor. komada olduğum gün sayısı, artı bugüne kadar geçen zaman, artı bugün. bu algoritmayı her yeni gün bir kez daha çalıştırarak, yeni veriye ulaşıyorum. burada düşünmek için çok vaktim oldu. tam olarak cevaplandıramadığım birçok soru vardı kafamda. neden kocamı seviyorum, gerçekten hiç aşık oldun mu, hayat ne zaman beni tatmin edecek, ne giderse her şey biter gibi... burada bazılarının cevaplarını da buldum. hafı - za! evet hafıza giderse her şey bitiyormuş. hafızamın, yani tüm geçmişimin değerini, hiç geri gelmeyeceğine

inandığım günlerde anladım. kocamı neden seviyorum sorusunaysa cevap bulamadım ama neden sevmediğimi artık biliyorum. beslenmemi sağlamak için mideme kadar inen bir boru; tansiyonumu, kalp ritmimi başımın yan tarafında duran ekrana sürekli yansıtmak için parmak ve bileklerime iliştirilmiş kablolar; damarlarımdaki oksijen ile karbon - dioksiti ölçüp, kan gazını hesaplamak için dört yüz bin yerime sokulan enjektörler; yatağımın kenarına asılı duran sondaya ulaşan ve bacaklarımın arasından bana giren bir başka boru; göğüslerime yerleştirilmiş elektronlar; damar yolu açmak için delik deşik edilmiş iki elim hemşire tara- fından karnımın üzerinde birleştirilmiş haldeyken, yavaş yavaş gözlerimi açarak komadan çıkıyorum ve hikaye başlıyor. komadan çıkışımın ertesindeki ilk birkaç gün, maki - nelere bağlı olarak aylarca yatan kadının gözlerini açması, hastanedekileri umutlandırıyor. gözlerimi açmam her şeyi çözmeye yetmiyor ama bu ilk birkaç gün, buradakilerden nefret etmeme yetiyor. buradaki insanları ikiye ayırıyorum. beyaz önlük giyen- ler ve diğerleri. beyaz önlüklüleri de hiç hoşlanmadıklarım ve tiksindiklerim diye kendi aralarında sınıflandırabili - rim. yanıma gelen beyaz önlüklü, orta yaşlı, boynunda stetoskop asılı adam merhabalaşıyor, cevap vermiyorum. üzerinde ödünç alınmış gibi duran kibarlığıyla sorularına başlıyor. adımı soruyor, soyadımı. “burası neresi?” diyor. oryante olamıyorum. işaret parmağını burnuna yakın bir yerde tutuyor, “siz de diyor işaret parmağınızı bana gösterin. evet,” diyor, “şimdi önce burnunuza dokunun sonra benim parmağıma. evet,” diyor, “çok güzel. bir daha yapalım. ben,” diyor, “size birkaç rakam söyleye - ceğim bana bunları biraz sonra tekrarlayacaksınız. çok güzel.” susmuyor, konuşuyor konuşuyor, soruyor soruyor. allah’ım azat et beni, hatta allah’ım yok et beni. ensemi sıkıyor. kolundaki saati gösteriyor, “bu nedir?” diyor, “ne yaparız bununla?” siktir git! suratımın halini görmek istemezsiniz. elindeki beş mil- yonu bakkalın önüne atıp, “yedi bira ver!” deyip, biraları ardı ardına nefes almadan kafasına diken ağzı yüzü şişmiş, gözlerinin altında morluklar, torbalar oluşmuş ayyaşlar dahi benden şirindirler. tek kulağım kopmuş, dudağımın sağ tarafı suratıma dikilmiş görüntümle bakıyorum önün- deki beyazlıya, sargıların altından. pansuman yapmak için geldiğini söylüyor, ben cevap vermiyorum. “hiç,” diyor, “acımayacak.” yavaş yavaş yüzümdeki sargıları açıyor. hepsi kurumuş. çok canım yanıyor. canımın yandığının farkında. “özür dilerim,” diyor “özür, özür. bitti,” diyor, “bitti. evet, şimdi bitiyor. bitti, bitti.” daha da acıtıyor, daha da. “evet çok az kaldı. bitiyor.” allah’ım azat et beni, hatta allah’ım yok et beni. “Şurayı da temizliyoruz bitiyor. çok güzel, çok güzel.” siktir lan! her sabah aynı ses tonuyla odaya girip, “bugün nasılız?” diye gülümseyen hemşire, bu sabah da aynı sahtekarlı - ğıyla hal hatır sorarak güne bok gibi başlamama yetiyor. ateşime bakıyor, tansiyonumu ölçüyor ve ardından vizit denen iğrenç olay başlıyor. devamında mental muayene, pansuman. bütün gün hiçbir şey yapmadan günü tamamlamak, aslına bakılırsa büyük bir şeydir. beyaz duvarlar arasında,

hastanenin beyaz çarşaflarının arasına sıkışmış, suratsız heriflerin vicdanına kendinizi teslim edip, acılar içinde hiçbir şey yapmadan beklemek, hakikaten büyük bir şeydir. o kadar büyük bir iştir ki, hayatınızdan çıksa hayatınız boş kalacaktır. tek sahip olduğunuzdur çünkü elinizdeki. bunu fark ettiğim zaman kafamı elime alıp sallamak istedim. sağına soluna vurmak, çalkalamak, belki geri gelir diye hafızam. hiçbir şey anımsamıyorum. haya- tıma dair, geçmişime, benliğime. burada mahkum hayatı sürenler, mutlaka dışarıdaki hayatlarını özlüyorlardır, sevdiklerini, evlerini yapmaktan hoşlandıklarını. bense tanımadığım halde kendimi özlüyorum. düşünebilmeyi, kendimle tartışabilmeyi. hiçbir şey anımsamadan, bir hiç için beklemek, kocaman bir hiçtir. meğersem ölmüşüm, sonra dirilmişim. bir daha ölüp bir daha dirilmişim. her gece yatmadan ölüyorum, her sabah sahtekar hemşirenin odaya girmesiyle diriliyorum. allah’ım azat et beni, hatta allah’ım, yok et beni. kaç gün geçti üzerinden bilmiyorum, yine o sahtekar hemşire ile dirildim, irkildim, “neden hâlâ ölü değilim?” dedim. iki bıyıklı adam türedi başımın ucunda, kocaman elleri vardı, yattığım yatağın yanına bir sedye yanaştırdı- lar. altındaki çarşaftan tuttular. biri başucumdan, diğeri ayakucumdan, “bir.. iki.. üç ya allah!” dedi biri, diğeri tekrarladı, “ya allah.” kavradıkları çarşafı sedyenin üzerine bıraktılar, böylece beni birileri bir şekilde de olsa yattığım yerden ayırdı. üzerimde arkamdan kuşakla bağlanmış açık mavi bir hasta önlüğü vardı. bacaklarım açıldı. kıçım sedyeye geçerken açıkta kaldı. bıyıklı koca adam bacakla- rıma bakıyordu. açık kalan kıçıma, kalçalarıma. sahtekar hemşire ile göz göze geldi adam ve hemşire uçarcasına bir depar attı. gelip üstümü başımı düzeltti. kapıdan çıktık. koridorlarda ilerledik, sedyenin gıcırdayan teker- leklerinden çıkan ses koridorları yardı. asansörü bekledik, kocaman asansöre bindik, indik kapıdan girdik, kapıdan çıktık, köşeyi döndük ilerledik bir tane daha köşe döndük, ilerledik. radyoloji yazan kapıdan girdik. bekledik, bekle- dik, bekledik. bıyıklı adam elindeki dosyayı beyaz önlüklü bir adama verdi. beni buraya getirenler görünmez oldular. içeri girdim. beynin tomografisini çeken işkence aletinin içersine soktular. merdaneli çamaşır makinelerinin on katı ses çıkartan aletin içerisinde bir asır kadar kaldıktan sonra, bir adam belirdi yanımda, beni çıkartacaktı, geçmiş olsun diyecekti yine çarşaftan kavrayıp sedyeye atacaklardı, odama yatağıma götüreceklerdi, yine ölecektim bu gece, yine dirilecektim ertesi sabah, ama öyle olmadı, damardan ilaç enjekte etti, geri soktu işkence aletine. allah’ım azat et beni, hatta allah’ım yok et beni. ama şimdi değil. kapalı yerde daha fazla kalamam, sanırım fobim var. kusacağım. kendi kusmuğumun içerisinde ölmek istemiyorum. bir gün burada olmama sebep olan kadının dudakla - rını anımsadım. geçmişe dair gözümün önüne gelen ilk fotoğraf bu oldu. geçmişimle çok alakadar olmasa da, geleceğimle çok çok ilişikli bu dudaklar, “durma devam et, devam,” diyorlardı. yer evimizin mutfağıydı. evimizin diyorum ama bu dudakları anımsadığım andan itibaren evimiz kavramı sona eriyor. buharlaşıp yok oluyor deva- mında. kırmızı dudaklar, kırmızı, etli, kocaman dudaklar. durmadan aynı cümleyi tekrarlayan dudaklar. tamamı puslu bir fotoğraf karesinin tek berrak objesi. odak nok- tası. yitirdiğim hafızamı geri getiren, geleceğimin üstünü

çizen, beni bu hastane boşluğuna iten... aynı cümleyi defalarca tekrarladığını anımsıyorum. hasta yatağıma daha fazla gömülüyorum. gözlerimi kapa- tıyorum. beynim uyuşuyor. hafızam geri dönüyor, ruhum bedenimi terk ediyor. kulaklarım uğulduyor. “devam et durma, durma devam et, durma, durma, durma...” bir kere inandı mı insan, gerçek gibi geliyor aşk. aşık olduğun adamı, mutfak taşına dayadığı dudaklar üzerinde gidip gelirken görene dek. kazı erken bitiyor, tüm arkeologlar evlerine dönüyor. ben evime değil, aşık olduğum adama dönüyorum. ha - bersiz, sürpriz yapmak istiyorum. evliliğimin onuncu ayı. sevişiyorlar, kocam ve etli dudaklar, kırmızı, etli, koca dudaklar. bu arada kapı açılıyor. daha da gömüldüğüm hasta yatağımın başında doktor beliriyor. yüzünü gördüğüm doktorun, suratımdaki yaraları kontrol etmek için gel - diğini anlamamla, daha da kötü oluyorum. suratımdaki yaraları kontrol etmek için tek tek sargıları açacak ve canım yine feci şekilde yanacak. doktor hafif bir tebessümle selamlıyor. “hafızanızın geri gelmesine sevindik, kuvvetle muhtemel olay anın - dan sonra sıkça rastlanan geçici hafıza kaybı tanısında arkadaşlar hem fikirdi ama şunu söyleyebilirim, gerek komada kalınan dönem, gerekse hafızanızın geri dönmesi çok uzun sürmedi. kimi vakalarda bu süre oldukça uzayıp can sıkıcı hal alabiliyor. komada iken yattığınız, dış ortam- dan izole bölümdeki halinizi anımsıyorum da, şimdi çok daha iyisiniz. yanık tedavisinde en büyük risk sterilizenin yeterince iyi olmamasından kaynaklanan durumlardır. Şimdi, dediğim gibi, hem daha rahat bir yerde, hem de daha iyi durumdasınız.” bu açıklamalar karşısında ister istemez gülümsüyor, doktoru onaylıyorum. “bana çok kızdığınızı biliyorum ama gerek pansuman sırasında, gerek yanığın üzerindeki yaklaşık bir santim boyundaki kabuğu almam sırasında ister istemez çok canınız yandı. sizi incitmeyi biz de iste- meyiz ama üzgünüm. Şimdi yavaşça sargılarınızı açacağım, bu son olacak ve size verebileceğim en iyi haber, bundan sonra yüzünüzde sargıların olmayacağı,” diyor. salgıları açmaya başlıyor. sargılar açılıyor. hemen sol taraftaki cama bakıyorum. cama yansıyan suratıma. suratım... hayır, hayır bu benim suratım olamaz. daha önce bir kere daha görmüştüm, o za- man bu kadar acımamıştım kendime. bu kez acıyorum. küçük bir çocukken ali, -ali, kardeşim, benden üç yaş küçüktür- durmadan kızılmaske okurdu. bense daha o za- manlardan mitolojiye, tarihe meraklı bir kız olarak baba- mın aldığı kitapların içine süzülürdüm. ali hep aptal derdi bana, ne okuyorsun o kitapları bense hep nefret ettim kızılmaske’den. ali’nin elinden düşmeyen kızılmaske’den. Şimdi ise bir maskeye ihtiyacım var. fantom’u, yıllarca nefret ettiğim fantom’u bile kıskanıyorum. benim onunki gibi bir sevgilim olamayacak, diana palmer gibi. benim onun gibi iki çocuğum da olamayacak. kim bakar ki bana. suratıma. hayır bu benim suratım değil. hayır, hayır... değil! allah’ım azat et beni, hatta allah’ım yok et beni. en azından bu suratı yok et! oysa her şey tıkırındaydı. tek derdimiz benim dok - tora tezimdi. sahiplenmişti kocam; bilime, tarihe olan tutkumun hayatıma, hatta hayatımıza yansımalarını. kazılarımı önemsiyordu, dialarımı, fotoğraflarımı. ben

de aynı şekilde onun tutkularını paylaşıyor, sorunlarını sahipleniyordum. yaklaşık beş yıldır pazar günleri tera - pistine gidiyordu. cumartesileri ise onun maç günüydü. kısaca, tutkularından vazgeçmesini hiç istemediğim gibi, problemleri için bulduğu çözümleri de destekledim. çün- kü ben bir aptalım. oysa her şey kırmızı etli dudaklar için uydurulmuş senaryolarmış. gerçeği şimdi anlıyorum ve gerçek dağılmış suratımda bir tokat gibi patlıyor. bir gün tüm ahlaksızlığını açıklama ve kendini temize çıkarma ihtiyacını duyduğunda öyle bir hikaye kaleme alırsın ki, değil kendini tatmin etmek, sokrates dahi okusa alkışlar seni. hikayen yalana çok benzeyen bir doğru da olabilir, yalanlarla güçlendirilmiş gerçeğin ta kendisi de. zaten aslına bakarsan bunların bir önemi de yoktur. yazarsın ve inanırsın. işte mutfak mermerindeki düzüşme, konulu bir filmi televizyonda izlerken protesto- cu birileri tarafından araya sokulan porno gibi, olmadık yer ve zamanda güneşte parlayınca, o hikayeyi devreye sokma ihtiyacı hissetti sahibi. senin için önce hep arkeoloji vardı. ben hep ikinciydim. bu değil miydi, çocuk yapmamıza da engel! siktir! “çok,” dedi, “çok üzgünüm, inan yüzüne bakamıyo - rum.” tutamadım kendimi, bastım kahkahayı. yüzyıl, kulaklarında inleyeceğinden emin olduğum tahrip gücü yüksek bir bomba şiddetindeydi kahkaham. kulaklarını parmaklarıyla tıkayıp yüzünü yere indirdi. iki dirseğini bacaklarına yasladı, kafasını iki elinin arasına soktu. elinin teki suratında, alnında ve çenesinde gezindi. birden başına bir ağrı saplanmış gibi elini yeniden alnına götürdü, gözle- rini bir noktaya dikip durdu bir süre ve hiçbir şey demeden kalkıp gitmek istedi. kulaklarında patlayan ses, silinmez bir çınlama olarak kalacaktı, utanç duygusuyla karışıp yüzüne bulanan ekşi ifadesinden anlamıştım bunu. ben gidiyorum, yeter artık, bu saatlerde bir boşluk oluyor, beş ile yedi arası. çıkıyorum bu delikten, kendi - mi hayattan nereye kadar geri çekebilirim ki…? yavaşça yataktan doğruluyorum, ayaklarımı yere basıyorum, iyi geliyor, üzerimdekini değiştirmem gerekiyor; arkadan ku- şak gibi sikik bir şeyle bağladıkları, kıçımın yarısından faz- lasını örtmeyen bu eski sümerbank entarilerini anımsatan şeyden kurtulmalıyım. sağıma soluma bakıyorum. ulan burası ev mi, tabii ki bir şey bulamıyorum. yoksa gerek yok mu buna ha? yavaşça odadan çıkıyorum, koridorları aşıyorum, çıplak ayaklarım, açıkta kalan kıçım, kolumdaki damar yolu, bir de dağılmış suratım var yanımda acilin, d bloğa açıla kapısından içeri giriyorum, acil yoğun bakımın yanından geçiyorum, sedyeleri, tekerlekli sandalyelileri solluyorum, acilin kapısını görüyorum, yaklaşıyorum, yaklaşıyorum, yaklaşıyorum, otomatik kapı iki yana açılıyor, bir an da olsa dönüp ardıma bakıyorum, sanırım kazanan benim, suratımı, evimi, kocamı kaybet- sem de, ardıma bakarken ayaklarım durmaktan sıkılıyor, hareketleniyorum. acilin kapısında elinde plastik bardakla çay içen doktora çarpıyorum bu arada, elindekini üzeri- me değil yere döküyor, benden özür diliyor. hava erken kararıyor, önce ufak birkaç adım atıyorum sonra hızlanı- yorum, daha hızlı, en hızlı adımlar, koşuyorum, sokakları aydınlatan sokak lambalarının, ortadan yarılmış asfaltların olduğu yollarda ilerliyorum. çoktandır araba görmediğimi fark ediyorum, kaldırıma park edilmiş kırmızı golf’u gö- rünce. en son gördüğüm araba geliyor aklıma, hastaneden

önce son gördüğüm. o evde emiyordu… gördüm ve evden çıktım… onlar da beni gördü, sonra koşmaya başladım, sonra peşimden geldi, altındaki benim arabamdı… azap, vicdan azabı ile bana gelen kadın! yürü git işi - ne… hiçbir zaman anlamayacaksın kadın. çocuk yapacağın- dan da emimin. çocuğun da pişmanlık yaratacağından. oy- saki kocamla beni aldatarak hayatımı dağıttığını düşünse de, ben ona her şeyi bırakarak hayatını satın alıyorum. koşuyorum… bunlarin hepsi hikaye mi? buyurun girin, kahverengi deri koltuğa. mümkünse elinize bir kahve alın ve hikayeye kulak verip, hiçbir ris- ke girmeden olaylara ortak olun. kahverengi deri koltuk iki metreye bir buçuk olan bu küçük dükkanın en rahat yeri. elektrikli ısıtıcının yanı. dükkanın küçük olması ve ısıtıcıyla ısınması sizi yanıltmasın, epey para dönen bir yerdir burası. sadece cimri karakterimiz, aklı sıra cebin - deki parayı örtbas ettiğini sanmaktadır, lüksten kaçınarak. birazdan ali ak kapıdan girecek ve selamlaşacak, böylece hikayemiz başlayacak. kenan tekin ise on yıldır bu dük - kanın kiracısı. seveni yoktur esnaf arasında fakat çekineni çok. kimse bulaşmak istemez kendisine. ali ak, beyaz kirli sakalının kucakladığı pos bıyıklarının ardındaki ağzında sıkışmışçasına duran sigarasından son bir nefes daha alıp, fırlatıp attı. dükkanın kapısını araladı, selamını vererek içeri girdi. sizi fark etmedi tabii ki. belki de fark etse hiçbir

zaman olaylar önümüzdeki yirmi dakikadaki gibi geliş - meyecekti. ona bakarsanız size anlatacağım bir hikaye de olmayacaktı. kader işte, her zaman iki yol çıkartmaz mı karşınıza? aslında hangisine girerseniz girin, fark eder mi, diğerine girmediğiniz için kaçırdığınızın farkında olabilir misiniz? kenan tekin de kazandığını sandığı vakit aslında bir daha hiç kazanamamak üzere kaybettiğini nerden bilebilirdi ki? kenan tekin, pazarları hariç her gün dükkanı on gibi açar; spor gazetesi, yan sokaktaki bakkaldan aldığı yarım ekmeği ve yüz gram beyaz peyniri, gazeteden yapılma külaha sarılmış beş on zeytini elinde, kapıdan girer, kü - çük tüpün üzerine çayını koyup demlerdi. bir yandan kahvaltısını yapıp, bir yandan da elindeki gazeteden spor haberlerini inciğine cıcığına kadar okurdu. spor değil futbol. bugün de öyle yapmıştı. keyfi yerindeydi. dükka- nın önünde üç, önündeki sokakta beş ve arka otoparkta dört olmak üzere, elinde on iki arabası vardı. her zaman iyi arabaları dükkanın önüne çekerdi. komşuları olan apartman sakinleri kendi arabalarını park edemedikleri gibi, evlerinin önünü kapatan araçlardan zar zor geçip evlerine girebilseler de, seslerini çıkartamazlardı. dükka- nının ve çevresinin arabalarıyla dolu olması onun için hep satışı arttırıcı, yoldan geçenlerinin dikkatini çekici faktör olmuştu. bu arabalarının hepsinin üstünde ‘my car’dan satılık yazıyordu. kenan, “ve aleyküm selam,” diyerek ayağa kalktı, kapı- dan iri cüssesiyle girip tek başına dükkanı doldurabilecek ali ak’ı görünce. sevinmedi, neden geldiğini biliyordu. yutkundu birden, yüzündeki ifadeyi değiştirip para ede- meyecek zavallı bir gülümsemeyle buyur etti. o da bili - yordu ki, bu ziyaret pek de hayra alamet değildi. “ooo,” dedi, “ali ağabey kusura bakma içerdeyken gelemedik, keza çıktığını duyduk sizinkilerden, elini öpmeye yine gelemedik, dünya hali, kusurumuza bakma, gel buyur...” ali ak yılların yaşamışlıklarıyla dolu yüzünü ekşitti, kes dercesine elini salladı. oturdular, ali ak otururken belinden göz kırpan kırk beşlik kenan’ın gözüne ilişince bir kez daha yutkundu, zaten para etmeyen suratındaki gülümsemeyi de bu arada yere düşürdü fakat pek bir şey kaybetmedi. ali ak burnunu çekti. otu çekercesine. testosteronlarını harekete geçiren tek gecelik bir ilişkinin içerisindeydi san- ki. “bunların,” dedi, “hepsi hikaye mi?” duydunuz mu? bunun sonunda mutlaka bir ibnelik var demeyin sakın, sadece olaya tanık olmak üzere oradasınız. üzerinize tek bir kan damlası bile sıçramayacak. gelelim kenan tekin’e. çay olmuştu. bardakları çıkardı, az bir sıcak suyla çalkaladı ve suyu masanın altına döküp doldurdu çayı. hiç uzatmadan çayını yudumlarken, “ala- cakların,” dedi, “tahsilatı gecikmiş, seninle yılların verdiği bir hukukumuz var, dinlemek istedim nedir, ne değildir diye...” lafının yere düşmesini beklemeden başladı kenan, “Şu yüzden, bu yüzden… telefonumu bile kestiler, elde yok avuçta yok, yoksa şunca yıldır aksattığımız vaki mi- dir?” dükkanın kapısının aralanmasıyla duraksadı, söyle- yecekleri sürüyordu ki, bakkalın oğlu bin doları masaya koydu. “az önce açıldı dolarcı kenan abi,” dedi, sabah kahvaltılıkları alırken çocuğa para vermiş, dövizciden bin dolar almasını tembihlemişti. yüzünü daha da buruşturdu, parayı alıp gömleğinin cebine koydu. yakınmaya devam etti, “yok işte, olsa ben seni yorup buraya kadar getirir

miyim, zaten ne zamandır benim sana gelmem gerekirdi,” diyordu ki, telefon çaldı. “ooo,” dedi, “necati. tamam, tamam,” diye onayladı telefondaki sesi. “aynı adres. evet. tamam. tamam. on iki çok geç, daha erken gelsin. tamam. tamam. sabah erkenden gelip almayın.” telefonu kapatıp, “ne diyorduk abi?” dedi. burnunu çekti. ot çeker gibi. “bunların,” dedi, “hepsi hikaye mi?” sordu, “pezevenk necati miydi telefondaki?” diye. “evet,” dedi kenan, sahte bir başka ifadeyle başını önüne eğdi. bu sefer de sahte utangaçlık suratından yere düşüp cam gibi dağıldı, un ufak oldu. ali ak, pezevenk necati’nin yağ içerisindeki kepekli saçlarından omzuna düşenleri eliyle silkelerkenki haliyle gözünün önüne geldiğini hissetti. daha da sıkıldı. testosteron gölündeki tek gecelik aşkı burnundan geldi sanki. gözünün önüne gelen necati’yi nasıl silebilirdi ki. iki yıl öncesi, en çok, volta atmaktan sıkılmış ayaklarında güç kalmayana değin yürümeyi özlemişti, bir de kadın iniltisini. necati’yi kovu- şundan çağırtırdı. necati iki haftadır içerdeydi. “yabancı şubesindekiler beni içerde koymaz, benimki göstermelik mahpus, birkaç güne kalmaz delil yetersizliğinden çıka - rım,” diyordu. polislerin altından, işadamlarının, bürok- ratların altından geçerdi onun sermeyesi ruslar. elinde bir tane kötü yoktu. bir tane işini bilmeyen yoktu. attığı yalansa çok geçmeden mahpus damına düşmüştü. bilini- yordu artık, karı satmaktan içeri girmemişti bu kez. gelelim necati’nin içeri girme hikayesine; önündeki adamı takip edip tuvalete girdi. girmeden başını içeriye hafifçe uzatıp, tuvaletin boş olup olmadığını kontrol etmişti. kapıyı kapattı. iki tane tuvalet, bir tane pisuar, bir tane kırık aynalı lavabo vardı. içeride içilmiş sigara, küçücük tuvaleti dumana boğmuştu. ilk önce kapıyı içerden mandalladı. artık içeride ikisi kalmıştı. o buradan çıkmadan bir başkasının girmesini istemiyordu. takip ettiği adamın girdiği tuvaletin önün- deki pisuvarın önünde bekledi. dışarıdaki ses içeriden duyulmuyordu; taş sesleri, tavla oynayanların pulları vurmalarından çıkan sesler, çaycının çay satarken daha da yükselttiği sesi, karıştırılan çay bardakları ve insan sesleri. adam içerden çıkıp kırık camlı lavabonun önünde durdu. musluğu açıp ellerini yıkamaya başladı. ufak iki adımla adamın arkasına geçti. ceketinin iki düğmesi de ilikliydi alttakini açıp, elini beline attı. gümüştü belindeki, isviçre malı. içinde tam yedi mermi vardı. onlardan birini ağzına sürüp mandalı açtı. merminin namluya sürülürken çıkarttığı ses, tuvaletin bütün duvarlarına tek tek çarptı. bir bilardo topunun masanın bantları arasında gidip gelmesi gibi. duvarlar arasında çalkalanan ses, eline adres kağıdını almış, gideceği yeri bilir gibi, adamın kulaklarında son buldu. elleri ıslak adamın birden alnı ıslandı. bu kez ıslaklık bırakan su değil, terdi. belki de ecel teri olarak nitelendiri- len türdendi bu. alnından başlayan kızarıklık kulaklarına, oradan da tüm suratına yayıldı. damardan enjekte edilen bir ilacın tüm vücuda yayılması gibi, bir anda her tarafına yayıldı kızarıklık. kel olan başı artık kıpkırmızı bir ateş topuydu. kafasını hafifçe kaldırdı ve aynada görülen çifte görüntüye baktı. kırık ayna ona iki tane suratla bakıyordu. biri, ona bakıldığında ilk dikkati çeken, dudak altlarına inen bıyıklarını perdeleyen kirli sakalı, koyu siyah kaşla- rının altında kocaman siyah gözleri ve arkaya taranmış

fakat kepeklerden kurtulamamış saçları ile necati; diğeri ise kararlı siyah gözlerinde öfke ve sabırsızlık bulunan, parmağının ucundaki tetiği her an çekebilecek necati… aynanın uç tarafındaki kırıkta sadece gözlerini gördü. diğer taraf daha büyüktü. orada ise dudakları bıyıklarıyla kapanmış yüzü gördü. arada sessiz geçen birkaç saniye, ensesinde namlunun sıcaklığını hisseden adama, ömrünün en uzun, en bitmez, en karanlık yolcuğu gibi geldi. bir anda hayatının tamamı gözlerinden geçti gitti. sevdikleri, yapamadıkları, bugüne kadar yapmak isteyip de erteledikleri. burada ölecek olsa mezarına kimler gelecek, tabutunu kimler kaldıracak, ailesine taziyeye kimler gidecekti? arkasından en fazla kim yaş dökecekti? biri bir piyano ile arkadan, gözlerinden geçenlere fon müziği yapıyordu. piyanistin parmakları tuşların üzerinden kayıp gidiyordu. müzik gitgide hızla- nıyordu. gözünün önünden geçen her hüzün dolu karede müzik sesi artıyor, tempo hızlanıyordu. arkadaki çalan piyano onun için bestelenmiş bir film müziği gibiydi mü- zik hızlandı, gitgide hızlandı ve finale ulaştı. ensesindeki namlunun itilmesi ile başı aynaya çarptı. aynadaki kırık sayısı üçe çıktı. terler kan ile karıştı. aynadaki adamın ürkütücü suratı onun kanına bulandı ve birden başının aynaya çarpması ile çıkan sesle, arkadan gelen piyano sesi kesildi, gözlerinden geçenler bitti. tuvaletteki gerginlik, yüzünden kanlar sızan adamın artan kalp atışlarıyla orantılı idi. aynadaki kırık, adamın kafasını çarpması ile üçe çıkmış siyah gözlerindeki öfke ile kırık parçacıklardaki ürkütücü yansımalarında bıyıkları dudakların altına inerek ağzını kapatan necati, ağzını oy- nattı “maria’yı,” dedi, “bir daha görmeyeceksin. kopartıp ağzına sokarım önündekini!” adam ellerini lavaboya dayamış, kalçalarını dışarıya çıkarmış, sırtını eğmişti. lavaboyu tuttuğu yeri sürekli değiştiriyordu. bir avuç yukardan, bir avuç aşağıdan tutuyordu. bir dakika içinde birkaç defa bu hareketi yap- masının sebebi ise, ensesindeki ateşten namlunun sıcaklığı bütün bedeninde hissetmesi, bu sıcaktan daha öte daha kavurucusu da, sıkışan yüreğinden yükselen alevlerin ellerine kadar sıçraması ve ter olarak fışkırmasıydı. sessiz bekleyişte adamın terli elleriyle tuttuğu lavaboda geçen dakika sayısı, adamın hayatının en uzun yolcu - luğuna kesilen bileti alıp, çıktığı uzun yolculuktan geri dönüşüne kadar geçen dilim kadardı ki, bu da en fazla bir iki dakikaydı. dönelim necati ile ali ak arasında mahpushanede ge - çenlere; necati ile ali ak, havalandırma sırasında bir araya geldiler. “beni çağırtmışsın,” dedi. “pezevenk, deyyus-u ekber, muhabbet tellalı, komisyoncu, menajer. duyduk- larım,” dedi, “doğruysa esmer olsun ali ak,” omuzların - daki kepekleri silkeleyerek. “nerede?” dedi, “saat kaçta getirirsin?” “gece yarısı müdürün odasında.” “bir yanlışın olmasın,” dedi. “ne gibi?” dedi, “bizim adımız çıkmış pezevenk diye, oysa hiç adam satmadım, karıları sattım her defasında. para edenlerini, iyi muamelesi olanları. bu gece,” dedi, “sabaha kadar, unutma iyi bir masaj yaptır bunlar iyi masaj yapar, daha kundaktayken bebelerine yaparlar kan akışı hızlansın diye. keyfine bak.” o geceye dönelim; ali ak ve esmer uzun saçlı, kedi bakışlı, vahşi görümünün altında kadınsılık yatan rus güzelinin buluşmalarına. tek duymak istediği iniltiydi.

adam hiç konuşmadı. kadın da. her yerini kullandırdı adama. sonra uzandı, kadın masaj yaptı. masajın bittiği an kırmızı ojeli uzun tırnaklarını adamın ensesinden kal- çalarına değin gezdirip hafifçe bastırdı ve irkilen adama bozuk aksanıyla teşekkür etti. ali ak, inilti dolu geceden beklediğini almış, çıktı. gelelim diğer hikayeye; necati cevap verdi adama. “maria’yı,” dedi, “bir daha görmeyeceksin.” adama muslu- ğu açmasını söylerken, sesindeki ton kızgınlık ve kendine güvenen birinin emredişindeki kudreti barındırıyordu. adam musluğu açtı. lavaboya yavaş yavaş akan su ikinci bir emirle arttı. bu kez musluğu iyice açmasını söyledi. tabancısını, ceketinin açık olan alt düğmesinin hizasından elini arkasına doğru sokup çıkardığı yere tekrar soktu. silahını arkasına yerleştiren necati, ensesindeki ateşten namlunun yokluğuyla bir anda serinleyen adamın ense - sini, bu serinliği ve rahatlığı fazla yaşatmadan, iri ve güçlü sağ eliyle sıktı. diğer elini lavaboya dolan suyun gitmesini engellemek için kullandı. sonuna kadar açılan lavaboya sular birikiyordu. Şiddetle lavaboya vuran su oradan oraya sıçrıyor, baloncuklar çıkartıyordu. ensesindeki namlunun sıcaklığıyla yer değişen güçlü elden kurtulması ne kadar olasıydı, aklından geçen bu soruya cevap vermekten bile kaçacak kadar korkmuştu adam. bu küçük kahvenin da- racık tuvalet aynasında patlayıp, kanlar sızan kafasından geçenler, onu delirtecekti nerdeyse… tenindeki sıcak elin tüm gücüyle ensesini sıktığı an baş- layan acı, içinde git gide büyüyen korku ile harmanlandı, suratındaki kanlar artıyordu, lavabonun içine dolan suya damlayan kanlar, suyun rengini kızıla boyadı… kanayan başını yavaşça yukarı kaldırdı. bir an ensesindeki el daha fazla güçlendi. canı daha fazla yandı. korku dolu gözlerle tuvaletin kapısına baktı. kapalı olan kapı bir anda açılsa, bu arada ensesini sıkan kişinin dağılan dikkatinden yarar- lanıp kurtulabilir miydi? ensesindeki elin sahibi çok güçlü idi. ensesi yerinde taş olsa, şu ana kadar eriyip toz haline gelirdi. elinin sıktığı yerdeki acı gitgide artıyordu. acının tanımını yapamıyordu, bir an ensesinin bedeninden ay- rılıp kopacağını hissediyor, çok geçmeden acı kendisini uyuşukluğa bırakıyordu. birden damarlarını düşündü, oradaki damarlardan geçen kanın durduğunu hissetti. artık bir tarlaya giden suya set vurulup kesilmesi misali, kalbinin pompaladığı korku ve acı dolu kan, damarının bir noktasında duruyor, ilerleyemiyordu. bedeninin üst kısmına giden kan akışının durduğunu hissetti. gözü karardı, uzay boşluğunda sahipsiz ve nedensiz oradan oraya savrulan bedeni, içindeki korkuya dar geliyordu. her an infilak edebilirdi. birden kalbi kan pompalamayı kesecek ve büyük bir gürültü ile patlayacaktı. un ufak olmuş bedeninin parçacıkları, ucu bucağı olmayan uzay boşluğunda dağılacak, yok olacaktı. gözünün önünden geçen yıldızlar bir parlıyor, bir sönüyor, ona göz kırpı - yordu. ufak ufak yıldızların arasından geçerek ilerliyordu. ilerledikçe yıldızların kendine çarpmaması için başını sağa sola çeviriyordu. her birinden tek tek kurtuluyordu, bir sonrakine yaklaştıkça tekrar yıldızlara çarpacak gibi oluyor, başını oynatıyordu. oysaki başını ne oynatıyordu, ne de samanyolu’nda ilerliyordu, başı oynatamayacak kadar dar, sıkı, güçlü bir kapana sıkışmıştı. ensesindeki el nefesini bile kesmişti. necati, var gücüyle adamın ensesine bastırıp, kafasını, kanıyla boyanmış kızıl suya soktu. damarlarında akan

kanın duraksamaya başladığını hisseden adamın kor - kusuna, bu kez ciğerlerin nefesiyle buluşamamasının endişesi eklendi. ilk başta alnı suya deydi, ensesindeki el onu gitgide daha fazla suya soktu. gözleri de suya girdi. bu kez gözleri yandı. suya gömüldüğünde derinliklerden gelen uğultuyla kulaklarına yaklaştığını anladı. az sonra yaklaşan uğultu bir büyük gümbürtü şeklini aldı ve so - nunda şiddetli bir bomba gibi patladı. burnuna dolan sular nefes almasını engelliyor, kulaklarının derinliğinde başlayan bir rüzgar hortuma dönüşüyor, kulaklarından dışarı çıkan hortum, hızlanıyor, büyüyor, büyüdükçe daha geniş halkalar çiziyordu. hortum içine aldığı suyu derinle- re, iç kulağa götürüyordu. kan kaybeden, nefes alamayan, acı ile kıvranan adam, korku dolu anlar yaşıyordu. sağ avucunun içine aldığı adamın kafasını suyun içinden bir an çıkardı. ciğerlerine nefesini taşıyabilen adam, kafasını suyun dışında bulduğu an, savaş öncesi kıtlıktan korkup kilerlerini gıda ve erzak ile dolduranlar gibi, daha sonra da kullanmak istersicesine nefesini depolamak istedi. buna vakit bulamadı. tekrar suya gömüldü. suyun için - deki adam içinden dua ediyor, onu tüm gücüyle suyun içerisinde tutan necati’yse içinden sayı sayıyor, on beşe gelince adamın kafasını nefes alması için birkaç saniye de olsa sudan çıkartıyordu. bu döngü, sonu gelmeyecek gibi devam etti. bir küçük tuvaletin içerisine sıkışmış iki insan. birisi cellat diğeri kurban. öldürmeye ant içmiş cellat, elini yavaştan alıp aheste aheste hareket ettikçe, kurban ölüm şerbetini yavaş yavaş yudumluyor. ölüm korkusu, kurbana aldığı nefesten de yakın. ölümden çok fazla korkuyordu. ölüm ötesi manayı, bedenli iken anlamaktan uzaktı. bu konuda yeterli bilgiye sahip değildi. ölüm ötesi mana ve mekana sahip, beşeri bilgiye sahip olsa idi, korkuları bu kadar büyük olmazdı ki, birden her şey sona erdi, cellat hiçbir şey demeden tuvaletten çıktı. kurban elini yüzünü yıkadı, kapandan çıktı. sokaklarda uzun uzadıya yürü. karanlık çöktü, karnı acıktı, evinin sokağına girdi. apartmanına, sokak kapısına vardı. zili çaldı. karısı açsın diye bekledi bir daha çaldı. daha uzun çaldı zili, açılma- dı. ceplerini karıştırdı, anahtarını çıkartıp kendi açtı. evi küçüktü, salona açılan sokak kapısından girip, somyanın köşesine oturdu. somyadan yere düşmüş yorganı aldı. “emine,” dedi, karısına seslendi. “emine… emine…” ses çıkmadı. dirseğini somyadaki yastığa dayadı. düşündü. yastığın üzerindeki kepekleri fark etti. maria’yı taksisine aldığı ilk geceyi anımsadı. sonra ikin- ci, üçüncü, ellinci, yetmiş beşinci. arabayı vadiye çekip seviştikleri ilk geceyi, kadının arabanın arka penceresin- den çıkardığı ayağında sallanan beyaz küçücük donunu. üzerinde gidip geldikçe camı indirilmiş pencereden dışarı çıkan ayağını sallayan görüntüsü geldi gözüne maria’nın. sonra her gece uzun uzun konuşmaları. müşterilerini kıs- kanır olmuştu. hayat kadınıydı aşık olduğu. sonra durumu fark etti necati. iki üç hafta çıkmadı necati’nin evinden kadın. çünkü necati onca sattığı kadın arasından, maria’ya tutulmuştu. elinden gitmesine izin veremezdi. “emine,” dedi. yastıktaki kepeklere baktı tekrar. ses çıkmadı. sonra evliliğini düşündü, yediği dayağı. öyle boka batmış, sonu gelmiş bir ilişki olarak hiç görmemişti evliliğini, ta ki vadide seviştikleri güne kadar. o günün ardından sanki hem fiziği, hem ruhu değişmişti. başlarda ağır geldi, akşamları taksiye çıkarken karısının hayırlı işler

diyerek rus sevgilisini düşler haldeyken vicdanını köşeye sıkıştırması. sonra kendi kendine savunmalar geliştirdi. evimdeki kadın başka, sevgilim başka. dilediğimle içerim, dilediğimi düzerim, yine de karımı kimseye değişmem. yaptıklarının etik olmadığını bilen her insan gibi o da kendini haklı çıkartmaya, vicdanını rahatlatmaya ihtiyaç duyuyordu. maria onun taksine binmemeye, telefonlarına çıkma - maya başlayana dek, sevgilisi ile karısı arasında karşılaştır- ma yapmamıştı hiç. düşündükçe anladı ki, sevgilisinin yüz ifadesi bile gözünün önüne gelmiyor, anladı ki, kadının yüz ifadesini bile anımsayacak kadar iyi bakmamış yüzü- ne. oysa her akşam kadını taksiye almadan önce yuvarlak kalçalarını, füze gibi göğüslerini anımsıyor, özlüyordu. gelelim ali ak’ın mahpushane müdürünün odasında, aradığı iniltiyi bulduğu gecenin ardından yaşadıklarına; zaten zor geçen zaman mahpusluğunun son günlerine gelen adam için daha da zorlaşmıştı. onun özlemlerini, suni de olsa giderme çabaları, aslında onu doyurmaktan çok açlığa itiyordu. kadını beğenmişti. bir an olsun ken- disini bedeninin arzularını besleyip, ruhunu cilalarken bulmuştu. fakat bu düşünceyi çok fazla barındırmadı içinde. kadını istediği günler arttı. yaşadığı doyumsuz ge- celerin bedeli sadece para idi. para ise çoktandır onun için problem olmaktan çıkmıştı. kadından ya da necati’den zarar görmeyeceğine inanmıştı. daha sık inilti ister oldu. daha çok iniltiye sahip oldu. “saat on ikide değil daha erken gelsin,” dediği günün gecesi olanlara dönelim; müdürün odasına girdiği vakit, kadın oturmuş onu bekliyordu. kapıyı araladı, içeri girip elindeki anahtarla kilitledi. kadın beklerken müdürün masasındakileri bir bir alıp boşaltmıştı bile, kırmızı uzun tırnaklı elleriyle. masanın köşesine adamı oturttu. saçlarına gitti eli, adamın önce saçlarını okşadı sonra yü- zünü. düğmelerini yavaş yavaş çözdü gömleğinin. sonra üzerindekileri çıkartıp masanın kenarına bıraktı. saçlarını okşamaya, yüzünü sevmeye devam etti ardından. hep tek elini kullandı. yüzünden beline, belinden kasıklarına indi eli, dokunmak ile dokunmamak arasında gitti geldi hafif eli. belinden kavrayıp masanın üzerine yığdı, ayakları yere yakın, sırtı masada. kemerini çözdü, adamı emmeye başladı. kullanmadığı elini kullanma zamanı geldi, ada - mın gözlerine götürüp avucunun içiyle gözlerini kapadı. uzun kırmızı tırnaklarının arasına gizlediği jileti adamın şah damarına götürdü ki, kendinden geçen adam nasıl olduysa irkilip gözlerini açtı, kadının gözlerindeki ifade- yi fark etti, birden üzerindeki kadının kasıklarına attığı tekme ile yerinden fırladı. ertesi sabah necati koğuşunda uyandığı vakit, ranzasında kadının bileğinden kesilmiş elini fark etti. taksi şoförü, dirseğini dayadığı yastıktan çekti. üze - rindeki hırkanın dirseğini silkeledi. her yeri sızlıyordu. maria’yı gördüğü son gece, başkasının taksisindeydi. takip edip taksiden inmesini bekledi. müşterisine gi - diyordu maria. en fazla on saniye geçen o görüşmeyi anımsadı. yüzüne bakarak geçen on saniye ona asır gibi gelmişti. yüzünü fark etmişti ve on saniyenin içersinde karısının eskimeyen yüzüyle karşılaştırmıştı. yine de ro - ket gibi göğüslerini, yuvarlak kalçalarını çok geçmeden özleyeceğinden emindi. on saniye, daha doğrusu bir asır bakıştılar, kadın, “yapamam,” dedi, gitti. bekledi sabaha dek arabasında, kadın çıktı gün ağarırken, taksiye baktı,

taksiyi tanıyınca binmedi. “emine,” dedi. “emine…” ses gelmedi. oturduğu somyadan kalkıp yatak odasının kapısını araladı. emine kendini asmıştı. bütün bunları anlattı taksi şoförü hakime, tek tek. bütün bu olaylar mahpushanede ali ak’la necati’yi karşı karşıya getirmeye yetmişti. necati sabah ranzasında uyanıp rus kadının kesilen elini gördüğü vakit, ali ak’ın ölüsüne biçilen parayı hak etmediği gibi, para etmeyecek bir ölü olacağını biliyordu. gelelim ali ak’ın testosteron açığını kapayabileceğini umduğu, galerici ile olan muhabbetine; ali ak çayını yu- dumladı, bitirdi. boşalan bardağı tazeleyen kenan tekin’e, “yani, param yok diyorsun.” ali ak elini beline attı. “bunların, dedi, “hepsi hikaye mi?”

sanirim bahar selçuk, siyah saçlarını yüzünden çekip, pijama - sının belini topladı, yataktan kalkıp ayağına terliklerini taktı, banyoya girdi. kapıyı eliyle itti. tuvaletin sifonunu çekerken suratında bir önceki günün gerginliği, nicedir üzeriden atamadığı yorgunluğu dolaşıyordu. yeni bir güne başlıyordu. bugün, geri dönmemek üzere giden sevgilisi- nin doğum günüydü. yüzünü yıkadı ve başını kaldırıp aynaya gülümseyerek baktı. bir yabancıya baktığını hissetti. ellerini yüzüne götürdü, yüzünde gezinip çenesinin altında duraklayan eliyle, ‘düşünen adam’ heykelindeki ifadeye bürünmüşlü- ğünü birkaç büyük saniye kadar aynada izledikten sonra saçlarını toparlayıp, aynanın önündeki tokalarla tutturdu. bu kez yan tarafındaki, alt kısmını çamaşırlık üst kısmını havluluk olarak kullandığı, boyundan uzun dolabın ka - pısını açarak, kapının iç tarafındaki boy aynasına vuran görüntüsüne baktı... yüzüne o sahte gülümsemeyi tekrar

yerleştirdi, bu kez iki elini beline koyup, soruyu yeniledi; kimdi bu kadın... uykulu gözlerle gördüğü kadın; ne çok kalın, ne de ince dudakları, muntazama yakın küçük sayılmayacak burnu ve yüzüne bakıldığında ilk dikkati çeken gözleriyle betimlenebilecek küçük bir yüze sahipti. o ilk bakışta güzel, çok güzel olarak tanımlanamazdı, bunun yanında o sıradan bir kadın değildi, çirkin hiç değildi. onu sıradan bir kadın olmaktan kurtaran önce bakışları, daha sonra ise vücudunun kusursuzluğuydu. kusursuz bir vücuda sahip biri ancak onun kadar masum olabilirdi. onun ku- sursuzluğuna tanık olabilmeniz için, gün içinde sürekli değişmeyen spor giyiminden uzak, cinselliğini perdeleyen giysileri üzerinde yokken görmeniz gerekirdi. aynadaki kadının suratındaki gülümseme bir an ton değiştirdi. mimikleriyle oynayıp, gülümsemesine inan - dırıcılık katmak istedi. bunun için ne yeterli teatral ye - teneğe, ne de yüreğinin bir tarafı alev, bir tarafı kar iken kendisini ikna edebilecek gülümseyişi arayabilecek güce sahipti. evet, normal bir hayata sahip değildi, yine de, normal olmayan hayatını daha kolay geçirmesine engel olmamalıydı hiçbir şey. onun için normal olanlar, onun dışındakilere tuhaf gelse de, kendi hayatının sahibi, kendi zevklerinin efendisiydi. belki de onu hep düzlüğe çıkartan kararlığı, yaşan - mışlıklarından çıkardığı dersler, öğretiler ve bunların neticesinde adını koyduğu ilkeleriydi. buna inansın ya da inanmasın ‘acı yoksa zevk yoktur’ felsefisini test edebilecek kadar virajlara tanık olmuştu hayatı. ilkeleri canını acıtsa da, hayata geçirip acıdan tat almaya çalışırdı. tamamen bu felsefeye inanıyor muydu, yoksa bu bir avuntu muydu sorusu gerçek cevabına kavuşmamıştı. kimi zaman mutluydu. onun sahip olamayıp elde etmek istediği huzurdu mutluluk, her daim hayata serpiştirile - bilecek bir şey değildi. kimi gün kahkahaları, kimisinde asık suratı öne çıkabilirdi. bunun yanında, mutluluk için gerekenin bir başkasın- da değil, yüreğinde olması gerektiğini biliyor, kimsenin mutlu edemeyeceği, mutluluğunu da elinden alamayacağı fikrine inanmasının yanında, çoğu zaman kahkahalarım ağır bassın hissiyatından da uzak duruyordu. o, teraziyi dengede tutmak isterken, hayatına harmanlayacağı hu - zuru arıyordu. her zaman huzursuz bir yaşam sürmüştü. donanımının sağlamlığı; güç, servet, ün ve benzeri arzular içersinde olmamasındandı bu. bunların beyhude olduğu- na inancı; bunları kendi hayatında da, ailesinde de görüp, huzuru getirmediğine tanık olmuş olmasındandı. çünkü bunların ona göre bir ölçüsü yoktu, dolayısıyla tatmin edilemezlerdi. ne doğallardı, ne de zorunluluk. sürekli daha fazlasını arzulatıp, sürekli acı yaratırlardı. onun kendi içersinde, dışardan arıtılmış bir hayatı vardı. bu kadar özgün iç dünya tasavvurlarıyla ortaya çıkmasını, kafasında ve özünde barındırdığı yaratıcı gücüne borçluydu. her şey, gönlünü kaptırdığı adamın birden ansızın yok oluşuna değin, dilediğine yakın seyretti, ta ki sevdiği adam yitip gidene kadar. kaybettiği sevgilisi için bahar’ın hayatına girmek, belki tek kelimeyle bir ‘zevk’ tecrübesiydi. bahar’ın yaşarken, hatta acı çekerken aldığı zevk, bakışlarının o kadar için - deydi ki, sevgilisi de onun haz alış biçimlerinden haz alırken yakalamıştı kendisini. kadının hayatında yapmaya çalıştığı tüm keşifler, daha fazla tat almak içindi. onun

yanılma ile biten denemelerinde bile kararlılık ve tat bulmuştu sevgilisi. bahar an geliyor sevgilisini çok özlüyor, içindeki acının büyüdüğünü hissediyordu. o yine de bundan zevk almaya çalışıyordu. aynı demirci ustasının kılınca şekil verirken kullandığı ateş gibi. acıları ruhuna ve karakterine şekil ver- di bir yandan acının dozunu ayarlayan, öte yandan çekiçle güzelce demiri dövüp itinayla şekil veren usta gibi kullandı acıyı, fakat ayarını tutturamadı, ruhuna geri dönülmez bir hasar vermeden bunu yapabilecek şansa sahip olamadı. ruhu kırık dökük, yamuk, düzgün şekillenmeyen bir kılıç gibi kör kaldı. iyi şekillenmiş, muntazam dövülmüş, kara- rında acıyla bilenmiş ruhu olamadı. sevgilisinin ardından hiçbir ilkesine sahip çıkamadı. acılarıyla ruhu daha da keskin bir hal alamadı ve gerektiği gibi ölen sevgilisinin ardından üzerine sinen hüznü kesemedi. bugün sevdiğinin doğum günüydü. doğum günleri, onun için genelde ve istem dışı kötü geçerdi. önceden tasarlanmış olsalar da aksaklıklar bahar’ın yanındaki yerlerini alırdı. hep de böyle olmuştu. pastası, bazen üzerindeki mum sayısı ile yaşlandığını anımsatır, bazen- se mumları üflerken alkışlayanların arasında biri eksik kalırdı. hüzünlenmek için bu sebepler yeterdi. sebepler artıp azalsa da, mutlak son hep sabit değer olarak kalırdı. neticede, yeni yaşa hep kötü girerdi. doğum günlerinin başlangıç olarak nitelendirilmesinin doğruluğu, onun için hep başlı başına bir tez konusu olmuştu, keza sona yaklaşıyor oldukları fikriyse, bir anti tez olarak fütursuzca sırıtıp rahatsız ederdi bahar’ı. ne zamandır, bütün derin neşelerinin yarını kederdi. yarını olan her gününü kederle kol kola gezerken yakalardı. gidenin ardından, her doğum günü bir öncesinden fark- sızdı önünde ve arkasında keder ihtiva ediyordu. bütün bu argümanların işaret ettikleri nokta aynıydı; hayat her koşulda güçlü olmasını gerektiriyordu. güce sahip çıkmak zordu fakat makbul olan da zoruydu. aynen hayat gibi. yapılanmasını sağlayan ruhu, sevgilisinin bedeni üze - rindeki kontrolünü yitirdi. işte o vakit vasıta değişikliği gerekti. bu değişikliği kendi rızasıyla kabullenmeyip, tereddüt içersinde kalıp çırpınmaya başladı bahar. çevresindekiler, cezaya çarptırılanın vasıta değiştiren olduğunu sansalar da, bu ceza arda kalana kesilmişti. ka- derci insanlardı sevdiği adamın yakınları. zaman ve mekan seçme hakkı tanımıyor, ne zaman nerede sahip bulacağı kestirilemiyordu ecelin. kimilerine göre hayatı gizemli kılan da buydu. “kırkında dahi evinin bahçesine ağaç dikip, gölgesinde huzur bulmayı hayal etmelisin,” diye öğütlüyordu bu kişiler ona. oysa kimse kendine ölümü yakıştıramıyordu. belirli zaman aralıklarıyla tıp merkezle- rinde tepeden tırnağa kontrolden geçenler, istatistiklerin hep azınlığı oluşturanları değil miydi? bu yüzdendi ki, ölümcül hastalıklar vücudu ele geçirdikten çok sonra fark ediliyordu. bahar’ın sevdiği adamın hastalığının çok sonra isim bulması gibi. çevresindekilerin, hayatın öğrencilerine kestiği büyük cezanın ardından, “genç yaşta kaybettik, oysa yaşayacak çok ömrü vardı,” şeklindeki serzenişlerini her zaman havada kalmaya mahkum edilmiş ifadeler olarak buldu bahar. nedeniyse; doktorların kendisine yapmaya zorlan- dıkları açıklamalarda sığındıkları cümlede saklıydı, “kimse kimseye ömür biçemez.” tıbbın çare bulamadığı hastalıklardan yaşamını kay -

betme noktasına gelenler ve yitirenlerin ardında kalıp da, kabullenmeyenler gibi. o da her zaman tehlike barındırdı, kendisi ve yakınındakiler için. bu tehlike kimi zaman hiç tanımadıkları kişilere dahi sıçrayabilecek güçteydi. her şey bir anlık cinnete kalabilirdi. arda kalan, saçlarını kestirdi ki, onun dokunduğu saç- lardan uzak dursun, birlikte gittikleri yerlerin önünden geçmedi ki, acısı katlanarak artmasın. dostluklarını, arka- daşlıklarını hoyratça tüketmekten geri duramadı. birlikte yaşananlardan kaçsa da, bunu hiç başarama - dı ve geri dönüp, sevgilisinin hediye ettiği kitabın ilk sayfasına yazdığı iki satırı iki bin kez okudu, arabasında son dinlediği kaseti kendisine ninni etti. ortaklık içeren her obje, her arkadaş tabuda girmediği sürece, ölenin ardından defalarca kendisi öldü. tek çıkış, ölüme siktir çekebilmekti. bugün sevdiği adamın doğum günüydü. banyodan çıkıp küçük bir kahvaltı hazırladı kendisine, içinden gel- medi bitirmek. masayı toplamadan çıktı mutfaktan. evin içinde dolandı. terliklerini fırlattı ayağından. yalınayak dolandı odaları. betonun soğukluğunu hissetmek istedi. irkilmek. bir süre perdeyi aralayıp camdan bakındı boş boş. bugün doğum günüydü. bugün ne bir başlangıçtı, ne de bitime yaklaşım. gücünü topladı. elbise dolabını açıp, nicedir giyme - diklerini çıkartıp yatağa fırlattı. seçmek için tek tek eline aldı onun sevdiği giysileri. gözleri doldu. ağlayabilmeyi, hüngür hüngür ağlayabilmeyi çok istedi. üç okyanusun suyundan fazlasını dökebilirdi. hepsini biriktirmişti içinde. sadece yutkunup dolan gözlerini ovuşturmakla yetinebildi. elindeki elbiseye baktı bir an. yataktakilere. hepsini birden askılarından tutup fırlatmak istedi odanın dört bir köşesine. yumruğunu sıktı, durdu. elindekini üzerine geçirip, kendini evden dışarı attı. boş sokakta yü- rüdü. daha iyiceydi yürümenin ardından. daha rahat nefes alabiliyordu artık. sevgilisinin doğum gününü kutlamak üzere yola koyulmuştu. yürümeyi sürdürdü. dalgınlığını üzerinden atamamıştı, karşıdan karşıya geçerken tam önünde zar zor frene sarılan taksicinin çabalamasıyla durmayı başaran arabanın sesiyle irkildi. Şoför bir ağız dolusu laf etti, söylendi. pencereden çıkardığı bedenini geri çekip yola devam etti. bahar’ın toparlanması uzun sür- medi. kaldırıma varıp soluklandı. sevgilisine gitmekten, en azından içinde bulunduğu an için vazgeçip, erteleme kararı aldı. taksici önce bire, sonra ikiye takıp ilerledi. söylenmesini sürdürürken dikiz aynasından gözünün ucuyla bakıp, az önce aldığı müşterisinden de onay bekliyordu. heye - canlı heyecanlı, “bu trafikte yola çıkmak çılgınlık ama n’apacaksın abla, ekmek derdi,” dedi. elindeki gazeteden ani frenle başını kaldıran kadının metazori gülümseme - siyle, beklediği onaya kavuştu. kadın tekrar başını eğip, elindeki gazeteye göz gezdir- meye devam etti. trafikten kurtulup, mimarlar lokalindeki eski arkadaş toplantısına bir an önce varmak istiyordu. neşeli bir gün geçirmişti. akşam da eski arkadaşlarıyla olup özlem giderecekti. biraz dedikodu yapmak, kimin kiminle ne yaptığını bilmek hangi kadının hoşuna gitmezdi ki? arada sırada yaptıkları bu buluşmalar ona iyi geliyordu. hafta başında sözleşmişlerdi kızlarla. gerçi genç kız değildi artık hiç biri. her biri evlenmiş, çocuk çoluğa karışmıştı. fakülte yıllarında temeli atılmış dostlukları onları hep bir

arada tutmuştu. aynı evi paylaşmışlardı. kızlardan üçü iç mimardı, diğeriyse matematiği kazanıp bölüme kayıt yaptırdığı daha ilk gün tanıştığı elif. kendini en çok elif’e yakın görmüştü. odaları paylaştıkları gün, “elif ve sen aynı odada kalırsınız değil mi?” diye soran pakize’ye, hemen, “tabii ki,” diyerek karşılık vermişti berna. berna taksinin camından sıkışan trafiğe bakarak derin bir of çekti. taksici dikiz aynasından tekrar baktı kadına ve “çok sıkışıyor bu saatlerde bu trafik, bir çözüm bula - madılar gitti,” dedi. üç gün önce çalan cep telefonundaki sesin sahibi pakize idi. “geliyorsun değil mi tontonum demek için aradım.” tonton, evin o yıllarda en tombul kızı olan berna’nın eskilerden kalan adıydı. Şimdilerde o tonton kızdan eser yoktu. alımlı bir kadın olmuştu berna. telefondaki pakize’ye, “tamam tamam, geliyorum,” dedi ve devam etti. ne zamandır pakize’yi aramak istiyordu. iş güç derken bir zaman bulamamıştı, “n’aptın sen dedi o işi?” “hangi- sini?” “seninkini güzelim, aranız düzeldi mi?” “yok beee tontonum her gün kendime boşanmalıyım diyorum ama akşam gelip suratını görünce sabah bunu söyleyen kadın ben değilmişim gibi geliyor. neyse, bak unutma, gel uzun uzun konuşuruz. dul kalmaktan korkmuyorum ama onsuz kalmak bunca yıldan sonra korkutuyor.” bakımlı bir kadındı berna. kendisine özen gösterirdi. on yıllık evliliğinden memnundu. ilk üç yıl problemliydi on- lar için. çocukları olmuyordu. yavaş yavaş kabullenmişti. tedavi de cevap vermiyordu. kabullenmekten başka çare yoktu. akşamki buluşma için gittiği kuaförde beklediğin- den fazla kalınca atladığı taksiye sıkışıp kalmıştı. trafik iyice sıkışıp kilitlendi. Şoför hâlâ söyleniyordu. kontağı kapatıp el frenini çekti. radyoyu açtı, polis radyo- su. radyodaki ses bir kan anonsuydu. çok acele a rh grubu kan aranıyordu. içinden, allah yardım etsin diye geçirdi berna. bu anonslar onu hep tedirgin ederdi. allah bizden uzak etsin derdi hep. birden cep telefonunun çaldığını fark etti. telefonda çıkan isim pakize idi. on dakika geç kaldık, dayanama - yıp aradılar diye düşündü. trafik açılsa beş dakika sonra kızların yanında olacaktı. meşgule düşürdü telefonu, az kalmıştı varmasına. telefon meşgule düşürmesinin hemen ardından tekrar çaldı. pakize… “berna, eve uğrayabileceğini düşünüp evi aradım önce çıkmamışsındır diye. temizlikçi kadın açtı, seni aramak istemiş ama cebini çevirememiş, kenan…” berna’nın birden pakize’nin ağlamaklı sesinden ko - casının ismini duymasıyla eli ayağı boşaldı. “evet, ke - nan…?” “trafik kazası. kan arıyorlarmış, devlet hastanesine kal- dırmışlar. biz oraya geçiyoruz, acilde buluşalım.” telefon ellerinden kayıp taksiye düştü. kilitlenen trafik çözülemedi. trafiğin mahkum ettiği arabada her geçen saniye onun için çileye dönüştü. kocasını son bir kez görebilecek miydi? “siyah çizgili pantolonumu ütüleme- mişsin,” diye bu sabah yatak odasından bağıran kocasının sesi geldi kulaklarına. “ne olmuş ütülememişsem!” diye cevaplamıştı ağzındaki ekmekle, kahvaltı yapıyordu. kocası daha söyleniyordu ki, o, çayından son bir yudum alıp, kapıyı çekip evden çıktı. o çekip çıktığı kapıyı bundan böyle hep anahtarıyla açmak zorunda kalabileceği ihtimali acıttı canını. düşündü de, kenan olmadan bir hayat geçirmeye dayanabilmek mi,

yoksa yalnız yaşayabilmek mi daha yıpratıcı olacaktı? bu sorunun tek bir cevabı mı vardı? zamanla sorunun cevabı da değişebilir miydi? bunu kendisine itiraf edebilecek kadar yürekli olabilecek miydi? taksi zar zor da olsa hastaneye ulaştırdı bahar’ı. parayı şoföre verip apar topar arabadan inerek acilin kapısına kendisini fırlatabildi. acile girdiğinde gözleri kızları aradı. o gün acil her zamankinden daha kalabalıktı. kalabalığın sebebi; alkollü bir adamın yolda kendisini çeviren polis memurunu, bir anda, polisin belindeki silahı çekip vur - ması sonucu etrafı kaplayan komiserler ve sivillerdi. sivil polisler acilin kapısını tutmuştu. bahar’ı kapıda pakize karşıladı. pakize ağlamaklı, girdiği şokun etkisinden çıka- mamış, eli ayağı boşalmış olsa da, arkadaşını kalabalığın içerisinde bulabilmişti. bahar bir an önce kocasını görmek istiyordu. kalabalığı yarıp acilin kapısına ulaşabildiler. kapıda hem sivil memurlar, hem hastane güvenliğinden sorumlu özel güvenlik bekliyordu. dertlerini anlatmaları zaman aldı. kapının önünde bir süre beklediler. bahar nerdeyse yere yığılacaktı. pakize elini tutuyordu. arka - dan biri, “müsaade eder misiniz?” dedi. az önce yapılan anonsta ismi geçen hastanın yakınıydı, kapının önünden çekilip yol açmalarını isteyen adam. adam acile girdi ve “melike akyurt’un yakını kapıya lütfen,” denildi, “ben kardeşiyim,” dedi. melike o gün sabah evinden çıkıp iki alt sokaktaki dük- kanına gidene dek yolda gördüğü mahallelileri selamla - mıştı. mevsim bahara dönüyordu. bahar hep ona kışkırtıcı gelmişti. eline aldığı kitabını baharın güzelliğinden istifade edip parkta okumayı severdi. sabah perdeyi aralayıp odaya güneşin girmesine izin verdiği an, bugünün de hoş olabi- leceği geçti aklından. kotunu üzerine çekti, maviye çalan oduncu gömleğini giydi, kotunun takımı olan montunu eline aldı ve sabahın güzelliğine attı kendini. kepenklerini açarken içinden, ya kısmet, diye geçir - di. son günlerde pek iş olmuyordu. elektrikli semaveri fişe taktı, çayı koydu. yan komşusu eczacı elif bu arada kapıdan kafasını uzatıp, “günaydın!” diye seslendi. “çay olmak üzere, on dakikaya gel de iki lafın belini kıralım. haaa dün emin bey’i gördüm sende, girmek istemedim o varken, sana ne dedi eczanenin kirası için?” “vallahi yüzde yirmi beş zam diyordu geçen… elif, n’apacağız bu adamla yaaa…” diye ortak dükkan sahiplerinden dert yanarak cevapladı kadını. radyoyu açtı. halk müziğini severdi. duyduğu türküye neşeyle eşlik etmeye başladı. “zeynebim zeynebim...” çay olmuştu, bardakları hazırlarken dükkanın kapısının aralandığını kapıya asılı çıngırakların sesinden fark edip, yüzüne kapıya çevirerek elindeki bardakları bıraktı. gelen genç adam yan apartmanın üçüncü katındaki kiralığı soruyordu. hiç umursamadan, “bilmiyorum,” dedi. söz- de emlakçıydı. eski yönetici şehir değiştirdiği için evine kiralık diye asmıştı. gıcık herif, evinin altında emlakçı varken anahtarı kapıcıya bırakmıştı. daireyi soran çocuk muhtemelen öğrenciydi, kendi elinde de öğrenciye vere- cek ev yoktu. o gün başka hiç müşterisi olmadı. saat üçe değin kös kös oturdu dükkanda bir başına, sonra satmışım anasını deyip, eczacıyla vedalaşıp kapattı dükkanını. melike, berna ve bahar, bugünden sonra bir daha hiç aynı karede yer almadılar. yatakları boş, hayatları hep yarım kaldı. sevdikleri adamlar hiç ölmedi, adamlar öl - mediğinden kadınlar hiç yaşayamadı.

* * * kravatını gevşeterek, sırtını deri siyah koltuğa yaslayıp gerildi. eli beyaz sakallarına gitti. gözleri masanın diğer tarafında oturan kıza. beyaz sakalı ovuşturan el, ardından ceketin iç cebine uzandı. sigara paketini çıkarttı, içerisin- den bir tane çekip dudaklarının arasına yerleştirdi. masanın diğer tarafındaki kız, yitirmişliğini, sıradan üstü başına eklediği bezgin görünümü, dağınık saçları ve tedirgin bakışlarıyla güçlendiriyordu. kızıl saçlarına gidiyordu elleri durmadan. konuşması hiçbir zaman seri değildi. konuşması her tökezlediğinde, eli ağzına gidiyor, tırnaklarını kemiriyordu. kilitli odada ikinci buluşmalarıydı. kız eskisi gibi kapı- nın kilitlenmesinden rahatsız olmuyordu. hayatında daha sıkı kilitlere sahipti. sigarasından derin bir nefes alan adam kıza, “evet,” dedi, “dinliyorum.” “yani,” dedi kız, duraksadı. başını önüne eğdi, saçlarını toparladı tekrar, “aslında,” dedi, sustu, “aslında,” diye tek- rarladı hafiften kekelercesine, “aslında ben kaybedenlerden olmayı kabullenmiştim.” “peki,” dedi adam, kızın tekrar susmasının ardından, “hâlâ kabulleniyor musun?” “biliyor musun,” dedi, sanki bu sefer tüm anlatacakla- rını bir kerede anlatıp kurtulmak istercesine telaşla. çok zor konuşuyordu. “biliyor musun, beni çok iyi beceri - yordu! hoşuma gitmiyor değildi,” susup derin bir nefes aldı, oflayarak tüm nefesini savurdu, “tamam hoşuma gidiyordu.” adam, “biliyor musun,” dedi bu kez, “aslında her şey kabullenmekle başlıyor, bu hayatta herkes kazananlardan olamaz, bazıları da kaybedenlerdir. sen bunu kabullenerek aldığın yolun farkında değilsin. Şu an mutlu değilsin. bunda ben bir gariplik görmüyorum. sürekli mutlu olman gerekmez. ama neden mutlu olmadığını sürekli sorguladığın an, mutsuzluğuna endişe katarsın. endişe içinde var olamazsın, fakat mutsuzluğa razı olmak seni daha huzurlu kılar.” kız, eğik kafasını kaldırıp adama doğrulttu, bakışlarında tüm öfkesini harmanladı bir anda, “siktir!” dedi. adam bakışlarındaki öfkeyi hafifletmek adına, “çay ya da kahve?” diye sordu, ekledi, “evet bir şey diyecek gibi oldun sen...” siktiri içimden mi dedim yoksa duydu mu diye kendisine sordu kız, “ben diyorum ki,” dedi, “felsefe ile uygulaması aynı olamaz, dört yıl sosyoloji okudum ben.” “anlıyorum,” dedi adam, “anlıyorum seni. önce inan- malısın.” kız içinden tekrarladı. “siktir!” “mesela,” dedi adam, “bugün neler yaptın?” “sıradan şeyler,” dedi kız. “ne gibi sıradan şeyler?” sorusu geldi hemen ardından. “sıradan şeyler işte. evden çıktım uzun uzun yürüdüm. o yüksek binanın olduğu yere gittim. seyrettim binayı. binaya giren çıkanları seyrettim, sonra hemen binanın kar- şısındaki bir taşa oturdum, gözlerimi gökyüzüne diktim. tek tek saydım binanın katlarını. dediğim gibi, sıradan şeyler, bunu her gün yapıyorum nerdeyse, o binayı keşfet- tiğim günden beri.” “peki,” dedi adam, başka ne yaptın?” “ne fark eder, yaptıklarımın hemen hepsi sıradan, oysaki yapmadıklarım var içimde.” “olsun,” dedi adam, “ben bilmek istiyorum yaptıklarını, ilaçlarını alıyor musun?”

diye de ekledi. “hayır,” dedi kız, “hayır, hayır!” birinci hayır yüksek çıktı, ikincisi daha kısık, son hayırsa fısıltı halinde. bütün kurallarınızı kıçınıza sokun, dedi içinden. adam bir kez daha sordu çay kahve diye, kızdan yine yanıt alamadı. “ilaç konusu zannettiğinden daha mühim,” dedi. “kesinlikle ilaç kullanmayı reddediyorum,” dedi kız aynı hayır derken sahip olduğu kararlılıkla. “hmm…” dedi adam, düşünceli bir ifadeyle, “ilaçlarını almadan evden çıktın, yüksek binaya gittin ve orada bir taşa oturdun, hmm… peki başka, evet…?” “başka… yine sıradan şeyler, hmm başka ne yaptım bugün? yine hiçbir şey yapmadım bugün. bugün de in - tihar etmedim.” uzun sürdü, her defasındakinden daha da uzun sürdü sessizlik. ne kız konuştu, ne adam. ne kız bir cümle kur- mak istedi, ne de adam. +++sessiz, kilitli kapının ardındaki, beyaz duvarların arasında, siyah bir suskunluk süregeldi. adam beyaz sa - kallarını ovuşturdu bir kez daha, kız bir tırnağını daha yedi, adam bir sigara daha yaktı, kız bir kahve, bir çay daha içmedi. sessizlik kızın kısık sesiyle, “biliyor musun?” demesiy- le aralandı, “biliyor musun, beni çok iyi beceriyordu.” “belki de,” dedi adam, kızın gözlerine bakarak, “kendi hikayenden önce, onunkini anlatmalısın...” kız ilk defa gülümsedi. “o derken, hangisini kastediyorsun? bunu bir yüzyıl düşünebilirim, bir yüzyıl çözüm bu - lamayacağımı bile bile düşünebilirim. gidişinin sıradan olduğunu bile bile düşünebilirim. sonunun gelmeyeceğini bile bile düşünebilirim. düşünürken apartmanın çatısına çıkabilir, anlatmaktan kurtulabilirim. sırf o kazansın diye, bir ömür kaybedebilirim. neden gitti, neden, neden...? bunları düşünürken, bir gün kendimi yine böyle bir odada buldum. biliyor musun, odayı ilk kilitlediği an çok korkmuştum. senin yazdığın, benim kapıdan çıkar - ken buruşturup attığım ilaçları o da yazmıştı. sonra ben hep sustum. neden gittiğini düşünürken bir de baktım ki, kimseciklerde olmayan bir şey var, o kapıyı kilitleyen adamda. doktorum gibi değildi, içimdeki suskunluğun sahibi gibiydi. sadece dinliyordu. bir şey demek zorunda hissetmiyordu kendini. ilaçlarını al demiyordu, anlat demiyordu, üzülme demiyordu. bir gün dedim ki, birisi bilse bana deli der, sana ise hastasıyla düzüşen sapık doktor. güldü, öpmeye devam etti. bir gün dedim ki, biliyor musun, kendimi iyi hissedi- yorum, çok iyi hissediyorum hem de. kucağından indirdi beni, çenemi tuttu sıkı sıkı, dudaklarımı büzüştürdü ellerinin arasında, ‘artık iyi olsan iyi edersin, artık senin kıçına sokmak zevk vermiyor.’ bitti. yüksek apartmanı keşfettim o günün ardından, üç gün durmadan, uyumadan dolandığım bu şehirde.” adam elini attı sigarasına, bir tane daha yaktı, “çay, kahve?” dedi. kız cevaplamadı. adam ayağa kalktı, elleri- ni pantolonunun cebine soktu, masanın ardından kızın yanına geldi, “dolapta viski vardı,” dedi. kız durdu, sustu, sustu, sustu, sonra “biliyor musun,” dedi, “sen delisin, sen de delisin.”

← Tüm öyküler