KAYBETME HIRSI · ÖYKÜ
“ben bursa yazacağım,” dedi kız, bordo montunu kapıya asıp mutfağa girmişti, sucuklu yumurta yapmıştı. adamın suratına bakıp, “duymadın mı?” dedi, “bursa yazacağım tus’da.” “iyi,” dedi adam, “yaz. orada bir asistan bulup evlenirsin işte.” “bak öyle deme,” deyip ekledi saçlarını kulaklarının ardına atıp, “senden ayrılırsam bu sefer iki üç yıl tedavi olurum ben.” “yaz işte bir şey olmaz, frida gibi hayat istemek yetmez, yürek lazım bunun için sevgilim.” “ee, sen de gelirsin bursa’ya, senle evleniriz.” 16 ay sonra… mavi formasının içerisinde kısacık simsiyah saçları, kirli sakalı ve yüzüyle nadir örtüşen gülümsemesiyle, tıp fakültesinin en yakışıklı asistanı oylaması yapılacak olsa, değil kız öğrencilerin, onu imrenen ve hatta kıskanan erkeklerin dahi büyük çoğunluğunun oyunu alarak zafere ulaşacak kadar, ona bir bakanı dönüp bir daha baktırtacak yüze sahipti. tanrı’nın varlığını reddedenler, onun güzel
suratında inkar ettikleri ilahi gücü bulabilirlerdi. cebindeki anahtarı çıkartarak asistan odasının kapısını açtı. uzun bir gece onu bekliyordu. vizit bitmiş, hocalar hastaneyi terk etmiş, hastanenin soğuk, cansız ve materya- list kişiliği onu her zamanki gibi köşeye sıkıştırmış, ruhu- nun en ücra köşesinde, sorguya çekilen bir siyasi suçlunun ifadesinin defalarca alınmasından ve her defasında aynı cümleleri kurup, aynı mayhoş suratların olmadı deyip başa dönmesinden, bu döngünün hiç bitmemesinden kaynaklanan sıkılganlığının, karbon kağıdıyla çoğaltılmış bir kopyasını taşıyordu suratında. nefes almak yaşamak mı demekti? bir hastanın hayatını kurtarmak, kendi hayatını değil kurtarmak sadece nefes alıp vermeye devam edip etmeme arasındaki ikilemin sonuna götürmeye yetebilir miydi? soğuk bir hastane ko- ridorunun köşesinde diz çökmüş oturan hasta sahibinin, karısının öleceğini bile bile; şimdi eskisi gibi evde olsak da, bir kadeh rakıyı bana çok görüp bağırıp çağırsa diye iç geçirip, birkaç saat içerisinde bıçaklanacak hayaller kurabilmesi mi daha melankolikti; nicedir hiçbir hayali olmadan, sadece nefes alıp vererek hastane ve evi arasına sıkışmış bir hayata yeni bir virgül daha atmak yerine nokta koymayı düşünmek mi? ölmek veya kendini öldürmek gibi düşüncelerin hiç oldu mu? diye başlayacaktı terapistin soruları, bundan emindi; içindekileri seslendirmeyi deneyip, son çare olarak bir uzmana görünmeyi deneyeceği vakit! intihar eğilimlerini değerlendirmenin hastanın bu konuda bil - gi vermeye isteksiz veya dirençli olması nedeniyle zor olduğunu biliyordu. çünkü kişi intihar düşüncelerini bırakması için terapistin kendisine baskı yapacağını ya da hastaneye yatırılma olasılığının olduğunu bilir, aynı zamanda intihar eğilimleri ortaya çıktığında terapisti - nin tedaviyi sonlandırabileceğinden de korkabilirdi. bu yüzden bu tip hastaları kabul etmek, uzmanlar için pek tercih edilir değildi. tüm bu bilgilere sahipti. belki sırf bu yüzden, cebinde uzun zamandır sakladığı bu son çözümü denemekten uzaklaşıyordu. küçük asistan odası; bir ranza, çalışma masası ve ma - saya yaslanmış bir sandalyeden ibaretti. mavi formasının cebine gitti eli, ranzanın üst katında oturmuş, sırtını du- vara yaslayıp, ayaklarını aşağıya sarkıtmıştı. telefonunun rehberini açtı, tek tek oklarla ilerledi, rehberden arayabi- lecek birilerini bulma isteği z harfine kadar sürdü. z de bitti, isteği de. telefonu yatağa fırlattı. doğrulup yatağın üst katından, kalçalarını kaydırarak indi. kapıyı içeriden kilitledi. sandalyeyi çekti, çalışma masasına oturdu. for - masının üst cebinden çıkardığı tükenmez ile masadaki reçetelerin birinin arkasına yazmaya başladı. sevgili anne ve baba, diyerek başlamak isterdim ama anne ve babam da dahil sevgili diyebilecek hiç kimseye sahip değilken bu kelimeyi kullanmak, bana son atacağım yalanmış gibi geliyor... noktayı koydu, yazdığı cümleyi okudu, içini çekti, ilaç yazarak bugüne kadar doldurduğu reçeteleri son satırları için dolduruyor olmanın buruk, brutal, sadist duygusunu ne bir psikologun, ne de bir kardi - yologun nitelendiremeyeceği şekilde; hiçbir zaman yürek olmamış kalbinde hissetti. yazdıklarını yırtıp attı. gökyüzündeki en parlak yıldız olabilirdi, oysa en sö - nük yıldızdı o. belki yıldız dahi değildi. en parlak yıldızı seçmek ne kadar güçse, en soluk olanı da görmek bir o
kadar güçtü. esasında onun yıldız olmak gibi bir arzusu da olmamıştı hiç. o yıldızların arasında kanat çırpan bir kuş olmak istiyordu sadece, sonra yeşil tarlaların üzerinde süzülmek, yağmur olmak, bir annenin üstünü kirlettiği için öfkelendiği çocuğunun elbisesine sıçrayan çamur olabilmek. çalışma masasından sandalyeyi iterek uzaklaştı. en son noktayı koyacaksa, ki hiç bu kadar yakınlaşmamıştı, nok- tanın adı da intihar olacaksa, bilincinin tamamen yerinde olması gerekliydi. odanın kilidini açıp çıktı. adam ter içinde koşuyordu. koşmaktan ayaklarının bağı çözülmüştü. “hastanın,” dedi, “yakını kim?” yirmi beş yirmi altı yaşlarındaki doktor. adam çömeldiği yerden kalktı. dok- torun yanına gitti. çocuksu bir yüze sahipti genç doktor. “buyurun,” dedi, “odama gidelim. oturun,” dedi. adam, “o kadar mı kötü,” dedi, söyleyecekleriniz?” “lütfen,” diye tekrarladı doktor. “eskiden, diye başladı söze, “eskiden veba için çare yokmuş. bir odaya kapatırlarmış. ama şu anda var. ne yazık ki, sizin hastanız için de bugünkü im- kanlarla her yol denendi.” adamın gözleri doldu. yüzünün şekli değişti. yaşlar süzülmeye başladı. önce burnunu çekti, sonra eliyle sildi sümüğünü. “sadece bir şey sormak istiyorum.” “tabii, buyurun,” dedi genç asistan. “taburcu olur mu?” sessizlik oldu. adam yaşlı gözlerle baktı, sorusuna cevap bekledi. sessizlik bozulmadı. başını önüne eğdi. bekledi bir süre. “anlıyorum,” dedi. önce doktor odasından çıktı, sonra da- hiliyeden, sonra binadan. sigara aradı ceplerinde. çıkartıp yaktı. sonra fırlatıp attı. adam ter içinde koşuyordu. koşmaktan ayaklarının bağı çözülmüştü. kapıdan girdi. yatağı boş gördü. odadan çıktı. uzun koridor, beyaz ışıklarla aydınlatılmıştı. duvarlara vuran ışık her yeri kar beyazına çeviriyordu. adamınsa gördüğü tek şey karaltıydı. koridorlarda tanıdık aradı, karanlığın içersinde. kimsecikler yoktu. boş koridorlarda boş boş yürüdü. koşmaya başladı. koridoru bitiren duvara kadar koştu. sonra duvara çarpıp yere düştü. hiç kıpırdamadan yerde kaldı. toparlandı sonrasında. koşmaya başladı. önce dahiliyeden çıktı, sonra binadan. adam ter içinde koşuyordu. koşmaktan ayaklarının bağı çözülmüştü. bir el dokundu omzuna. başını kaldırdı adam, döndü. babası, “ben,” dedi, “evlenme demiştim sana.” 6 ay sonra... çalan telefonun sesiyle gözlerini açtı. yatağın içerisinde telefonunu aradı... yavaşça başını yastığından kaldırdı. başında şiddetli bir ağrı vardı. gözlerini zorlukla açabildi. telefonu bulmak için eli yatağın zemininde dolaştı, buldu. telefonu açtı, kulağına götürdü. telefondaki ses, “günay- dın,” dedi. sesi çıkartamayıp, “günaydın,” diye cevapladı. “günaydın... saat kaç...? ağabey,” dedi karşı taraf. “saat beş, ben can. kızları almak için arkadaşı gönderiyorum, onun için rahatsız ettim.” “hangi beş ya?” dedi adam... “sabah beş ağabey...” homurdanarak kapattı telefonu... yataktan kalkmak için doğruldu, ayaklarını yere attı, kalktı. çıp - laktı. ayağa kalktığında çıplak olduğunu fark etti, gözleri yarı açık yarı kapalıydı. önünde sallanan aletine baktı. aletinin ucundaki prezervatife. yatağın üzerindeki pikeye gitti eli, pikeyi tutup fırlattı. pikenin altından donu çıktı,
eliyle uzanıp aldı, ayaklarını geçirdi, altında sadece don ile, çıplak ayaklarını sürte sürte banyoya gitti. elini donunun içime sokup, aletinin ucuna takılı olandan kurtulmak istedi. eline bulaştı. sinirlenip çıkarttığı gibi banyonun taşına fırlattı. elini yüzünü yıkayıp çıktı banyodan. çıplak ayaklarını yine sürterek koridoru bitirdi. mutfağa girdi. girmesiyle yüzünün rengi değişti. mutfağın camları ateş- teki çayın buharıyla kaplanmıştı. masada bir kül tablası ve tablada yarsına kadar içilmiş, hâlâ yanmakta olan bir sigara. sigaranın sahibiyse, açık olan buzdolabı kapısının diğer tarafındaydı, adam onu göremiyordu. buzdolabının kapısı kapandı. elinde birkaç kahvaltılık tabak olan kızı gördü. elini yüzüne attı, gözlerini kapadı avucuyla, derin bir of çekti. elinde kahvaltılık tabaklar olan kızın altında sadece kırmızı bir tanga vardı. beyaz göğüsleri elindeki tabakları masaya bırakırken eğilmesiyle, küçük bir çocu- ğun avuçları arasında çalkalanan misketler gibi sallandı. sarışındı. kısa saçlı, mavi gözlü. kız adama baktı. adam kıza. masada yanmakta olan sigarayı aldı, derin bir nefes çekti. dumanın yarısı burnundan çıktı, diğer yarısı kızın kolundan tutup çektiği an, ağzından çıkan kelimelere eşlik etti. “kimsin?” dedi kıza... kız adamın sıkıca tuttuğu kolunu geri çekti. bir daha sordu, bu sefer daha sertçe. “kimsin ulan sen?” kız adamın parmaklarının arasından sigarayı aldı, nefes çekti. “canım,” dedi, “sen deli oluyor- sun.” bir rus’un konuşabileceği en kötü türkçe aksanıyla. adam, “siktir git!” dedi... kız hemen mutfaktan çıktı, salondaki diğer kızı uyandırdı, giyindiler alelacele, evin kapısını çarpıp çıktılar. çarpılan kapının yankılanan sesiyle, salondan kuzeni çıktı, mutfağa geldi. mutfak masasına kafasını yaslamış, hareketsiz duruyordu. kuzeni mutfak kapısında durdu, önce gözlerini ovuşturdu, sonra ellerini beline koydu. “ağabey ne oluyor ya...? saat kaç, ne bu gürültü?” cevap vermedi, hareketsizdi. “ben bir bok anlamadım, amına koyuyim!” dedi kuzeni.
6 saat önce... kocaman bir salonun ortasına özenle yerleştirilmiş, bol içki ve mezeden oluşan bir yemek masası... masanın üzerinde rakı, su, soda, arnavut ciğeri, yoğurt, peynir, kızarmış tavuk, patates cipsi. salonun perdeleri yarı açık. loş bir ortam. iki adam. iki kuzen. biri üç kişilik kanepeye tek başına uzanmış, sigara üzerine sigara yakarken, diğeri masadaki eksikleri kontrol ediyor... ya ağabey... somurtup durma ya... ne yapayım o zaman, içimden bir şey gelmiyor... ne demek ya, ne yapayım. bir alem yapacağız senin suratından düşenin bini bin para. hadi ağabeycim, kalk bir müzik koy, bir şey yap, canlan gözünü seveyim! beklenen kapı çaldı. kapının tazyikle çalınması karşı - sında kıpırdamadı bile, hareketsiz olduğu yerde uzanan adam. gayet yüksek bir sesle, “işte budur! gece başlıyor,” diyen bıçkın delikanlı, yerinden fırladığı gibi sokak kapı- sını araladı, apartman koridorundan gelen ayak seslerini işitti. içinden, ne olursun güzel olsunlar şeklinde yakardı. ayak sesleri yaklaşıyordu. gitgide yaklaşan ayak sesleri, apartman boşluğuna bütün geceyi pembeye boyayacak ümit serpiştirdi. kapıdaki genç, doğum gününde aldığı armağanları merak edip, hediye paketlerini büyük bir sabırsızlıkla parçalayan çocuğun heyecanını, telaşını vü - cudunun her hücresinde hissetti. gri kasketi, suratındaki
üç beş günlük beyaz sakalı, dudaklarının kenarındaki izmaritle ayak seslerinin sahibi, koridorun başında belirdi. tek başına olması, bir an da olsa hayal kırıklığı yaşattı. hayırdır oldu tepkisi, kapıda boylu boyunca dikilen gencin. eli yüzü temiz, bakıldığında imrenilecek, konu - şulduğunda karşındakini tonuyla okşayan sese sahip olan gencin. kasketli adam yanaştı kapıya, ayağının topuğunu her kaldırıp koyduğunda çıkan ses, adeta savaş filmlerin- de okçuların birbiri ardına yaydan çıkartıp hedeflerini vurmalarını andırırcasına, koridorun duvarlarına bir bir çakıldı. “merhaba,” dedi, “bayan arkadaşların ücretlerini alayım, onlar birazdan gelecekler,” çekinilerek pantolonun cebine giden elden parayı alması ile de ekledi; sinsi hatta şüphe uyandıran bir sırıtma ile, “iyi eğlenceler!” kapıdaki karşılamaya karşın, uzandığı kanepede hipnoz olmuş bir insanı canlandıran, oyunun bitiminde en büyük alkışı kendisi alsa da, oyundan tiksinen başkarakterdi adam. zafiyetlerinin faturasını, elinde kalan son varlığı benliğiyle çarpışarak ödüyordu. taksitlendirme uzadıkça borcunun katlanmasıysa, hayat ile arasındaki uçurumu açıyordu. sadece aynalara bakarak, yansımalarına olan sevdalarını, kadın veya kadınlarca daha büyük ateşe çevirenlerden olmadığından mıydı, yaşadıklarına değil de, karısıyla yaşayamadıklarına üzüntüsü. yoksa aynada sürekli kendine bakıp da, en son sürekli baktığı şeyi göremez hale gelenlerin, kazanılmış yenilgilerinden kat ve kat fazla acıtan ıstırapların sebebi, korkularına yenik düşüp, yaşamaktan çok hayatı izler hale dönüşümünden miydi? “evet,” dedi. “korkuyordum. ölmesinden değil yalnız kalmaktan. ölmedi de yalnız kaldım.” 6 ay önce… ankara(y) adam ayakta durmuş, iki eliyle vagonun tutunacakla - rından tutmuş, boş gözlerle etrafına bakınıyordu. sabahın ilk saatleriydi. Şehrin en kalabalık durağında, yolcular aceleyle, koşuşturma içerisinde, vagonlara doluyorlardı. tam kapıların kapanmasına an kala, sırtındaki çantası, üzerindeki bordo rengi baharlık montuyla, kızıl saçlı kız, koşarak metroya yetişip, ayağını içeri attı. bir salise geç kalsa durakta kalacak, binemeyecekti. nefes nefeseydi. birden adamın boş bakışlarına takıldı kızın yüzü. yüzünde yaşlar vardı. adam öylece kaldı... “koş, koş geç kalıyoruz... hadi, daha hızlı, daha hızlı! bak geldi ankaray... ver elini, atla...” merdivenlerden üçer beşer iniyordu adam, yanında ka- rısı vardı. sadece karısı değil aynı zamanda mutluluğuydu. adamın tek ayağı aksaktı doğuştan. adamın ayağı aksasa da, yüreği nicedir hiç teklemeden koşuyordu. adam aksak ayağıyla karısından daha hızlı koştu, karısının elinden tutmuş çekiştiriyordu. tam kapılar kapanıyordu ki, kadın çekti bu sefer adamı geri. “dur,” dedi, “binemeyeceğiz.” adam durmadı, ayağını attı, kıl payı bindi. kapılar kapan- dı. kadın durakta kaldı. adam metroda. adam ilk gelen durakta fırladı metrodan. duraktaki elektronik tabelaya baktı, 5 dakika vardı indiği yöne gelecek ilk metro için. iki durak arasını 1 dakika olarak hesapladı, koşmaya başladı, şansı yerindeydi. merdivenlerden koşar adım çıktığı gibi, karısını bıraktığı durağa geri dönmek için ters yöndeki merdivenlerden aynı süratle indi, birkaç saniye içerisinde metronun içerisindeydi. metrodan bir durak sonra indi.
ter içerisindeki adam karısının hâlâ beklediğini görünce gülümsedi. tekrar koştu, merdivenleri bir kez daha ekarte etti, karısının arkasından eğilerek sessizce yaklaştı, ellerini beline doladı. kadın birden çığlık attı. “korkma,” dedi adam, korkma!” kadın, “delisin sen, altıma edecektim nerdeyse,” dedi. adamın yüzündeki gülümseme güçlendi, “benimsin,” dedi, “benim, seni hiç bırakmam.” dediği gibi de yaptı. hep karısının yanındaydı. onun yüzünü hastanenin buzdolabında görene kadar da elini hiç bırakmadı. adam gittiği yerden, kızın, “oturmaz mısınız?” deme - siyle geri döndü. az önce kıl payı vagona dahil olan kız, adamın ayaklarına çevirdiği gözlerini hafifçe kaldırıp adama baktı ve boşalan yeri gösterdi. adam gülümsedi, “yok,” dedi, “sen otur.” adam cebinden disk çalarının kulaklığını çıkardı, kula- ğına taktı. o sert rock cd’sinden başka bir şey onu ayılta- mazdı. kız boşalan yere oturdu. sonra yarım parmaklıklı eldivenlerinin içindeki elleriyle yüzünü kapadı, öylece kaldı. süzülen yaşlarını sildi. adam ineceği durağa yaklaşınca kapıya yöneldi, kız da. sırtındaki çantasını düzeltip adamın yanında durdu. kapılar açıldı, kız koşar adım ilerlerdi. adam küçük adımlarla çıktı merdivenleri, kulağında sert müzik, yüreğinde az önce gidip geldiği eski günler - den kalma sertleşmiş, buruklaşmış, ilk günkü saf halinin adamın üzerine eklediği bin bir cümle ile, yitirilmiş ya - şanmışlıklar ile… metronun çıkışında, soğukça sayılabilecek bir havada, kız taşın üzerinde, elini çenesinin altında konumlandırmış otururken, adam yanından geçti gitti ama kızı gördü de. birkaç adım attı, durdu sonra ardına baktı, yine yürüdü. sonra durdu. eğer tekrar yürüseydi hiçbir şey olmayacaktı belki de adamla kız arasında. hani kızın gözleri adamın aksayan ayağına gidip yer vermişti ya, işte adam da otobüste defalarca kalkıp yer verdiği ve hiçbir beklentisi olmadığı, hayatında bir daha da karşılaşmayacağı kadınlar gibi, bu kızın yanın - dan geçip gittikten sonra durup geri dönmese, hiçbir şey değişmeyecekti o gün hayatında. ama adamı bugün bulup sorsanız, yine de o güne geri döner misin diye, evet diyecektir hiç düşünmeden. kız içinden söylenip duruyordu oturduğu yerde, “bir boka yaramaz terapistler,” diye. çoktandır mutlu değildi. ta yatılı okuduğu liseden beri, sıradan bir hayat iste - mediğini, daha kitap okuduğu küçük yaşların hemen akabinde; her şeye fark etmez diye cevap veren o fransız karaktere imrendiği dönemlerde anlamıştı. hayat elin - den akıp gidiyordu. o rock müzik klibinde votka şişesini kafasına diken kızınki gibi, veyahut vücudunu satan bir kadınınki gibi, uç bir hayattı onun imrendiği. lisedeki terapist, “nedir problem?” dediğinde “fridanınki gibi bir hayat istiyorum,” demiş, kadın ona boş boş bakmıştı. “kahrolsun terapistler,” dedi tekrar. lisede gitmişti ta... Şimdi beş yıllık fakülte öğrencisiydi. son çözümdü ta o zaman bir terapist ve çözümsüz kalmıştı sorunu üzerinden yıllar geçse de. onun için, bugün de kaybedilen günlerden biriydi. gözünün tekrar yaşlanması, bitmek bilmeyen ikilemlerine çarpıp kendini yaralamakla geçen günlerinin bir patlamasıydı adam geri döndü. kızın yanına oturdu. kız hafif irkilse de, ne bir şey dedi adama, ne de kalkıp gidebildi. ayakla-
rının arasına attığı çantasına hafif hafif vurmaya devam etti. adam, “neden ağlıyordun?” dedi. kız başını hiç çe - virmeden, “hiç…” dedi. adam tekrarladı neden, kız hiç dedi bir kez daha. sonra konuşmadılar uzunca süre, kız küçük küçük tekmelemeye devam etti, adam tepkisiz otur- du öyle taşın üzerinde, kızın yanında. sessizlik bozuldu birden, adam uzunca konuştu, kız çantasını tekmelemeyi bıraktı, adama katıldı, hatta adamın yüzüne bakınca iri gözlerini sevdi. konuşma devam etti. hava ısındı. adam kızı güldürdü. kız, ruhuyla güldü. “söylesene,” dedi adam, “o saatlerdir tekmelediğin çantanın içerisinde ne var?” kız güldü. bir daha... “önlüğüm vardı ama çantanın içerisinde buruş buruş olmuştur. dur çıkartıp giyeyim.” kız üzerinde- ki bordo montunun içerisine giydi, çantasından çıkartıp buruşukluğunu düzelttiği önlüğünü. “ben,” dedi, “geç kaldım, dersim var, memleketten geliyorum az uyuyup okula gidecektim. Şimdi gitmeliyim.” kız yerinden kalktı. adam kızı bileğinden yakaladı. tekrar irkilen kız, adamın o iri gözlerine baktı. adam, “söyle de git,” dedi. “neden, neden ağlıyordun?” kız sustu. sonra dedi ki, “frida gibi bir hayatın olsun ister miydin?” adam gülümsedi, kız adamın adeta gözlerinde hissetti gülümseyişini. “resim çizmiyorum ben ama ufak tefek de olsa yazıyorum, onun hayatından pek farklı değil,” dedi, “benimkisi.” kız aynen metrodaki bakışıyla, bir tane daha baktı ayaklarına adamın. “akşam,” dedi kız, “beni alsana,” eliyle bordo montunun önünü açıp beyaz önlüğünün üst cebindeki h harfini gösterip. adam h harfini görünce yüzü değişti. karısını en son gördüğü morgun kapısındaki hastane amblemini anımsadı. kız adamın gözlerinin içine içine baktı... “gelecek misin?” adam, “nereye?” dedi. kız, “acile...” adam kısık sesiyle kız giderken ardından seslendi, “doktor... doktor...” kız döndü karşıdan karşıya geçerken, “bekle,” dedi adam, “akşam...” sonra kız gülümsedi. sonra, “doktor,” diye tekrar seslendi ardından. kız dönüp baktı, adam el salladı. kız, doktor yesin seni dedi içinden. adam duymamıştı ama birçok defa doktor diye seslenecek ve bir- çok defa, yesin seni doktor diye cevap alacaktı seslenişine. kız bağırdı adamın ardından, “hey! ismin ne...?” adam yüksek sesle ismini söyledi caddenin diğer tarafından, kızsa, “iri gözlerin çok güzel senin,” diye bağırarak ekledi, sonra okuluna gitti... 16 ay sonra… otobüs bursa otogarına girmişti ve saat sabahın beşini gösteriyordu. kız yerinden kalktı, bacaklarını örttüğü bor- do montunu giydi ve otobüsten indi. eli cep telefonuna gitti. nişanlısını aradı. telefonun diğer tarafındaki kbb başasistanıydı. “sevgilim ben geldim,” dedi. “bekle,” dedi nişanlısı. bütün döner sermayelerini biriktirip, başhekim babasının bıçak paralarından aldıklarını da ilave edip aldığı son model cipe atlayıp, yola çıktı adam. kızı aldı, fakülteye yöneldiler. “eee,” dedi kız, “n’apıyorsun bugün, adoğal hasret gidermenin ardından?” “ya bizim fatih’in seneyi devriyesi,” dedi nişanlısı, “annesini arayacağım, başka da bir şey yok işte. rutin bir gün,” dedi. fatih geldi kızın aklına, gözleri doldu. kız, zamanın en yakışıklı asistanını, intihar etmeden evvel hava almak, sakinleş - mek üzere çıktığı pediatrinin bahçesinde görmüştü. çok hoşlanmıştı. yerinden kalkıp, adamın oturduğu banka gidip, “selam,” demişti, “ateşin var mı?” adam, “hayır, sigara kullanmıyorum,” dediği vakit, “ben de,” demişti kız.
ama başka bir şey diyememişti. demek istemişti ama. çok istemişti hem de. adamdan çok hoşlanmıştı. fatih; mavi formasının içerisinde kısacık simsiyah saçları, suratındaki kirli sakalı ve yüzüyle nadir örtüşen gülümsemesiyle, tıp fakültesinin en yakışıklı asistanı oylaması yapılacak olsa, değil kız öğrencilerin, ona imrenen ve hatta kıskanan erkeklerin dahi büyük çoğunluğunun oyunu alarak zafere ulaşacak kadar; bir bakanı dönüp bir daha baktıracak bir yüze sahipti. diyememişti işte bir şey. kilitlenmişti, dili dönmemişti. ertesi sabah asistan odasında ölü bulunmuştu fatih. belki de kız bir şey deseydi… kız nişanlısına sokuldu. nişanlısının vites değiştiren eline gitti eli. bu esnada ankara’da kızın bir zamanlar yat- tığı yatakta, babasının onaylamadığı adam ile iki kadın yatıyordu. babası, “git köyün çobanıyla evlen daha iyi,” demişti, kız o gece çok savaşmıştı kendisiyle ama mağlup olmuştu; kendisine, babasına, topluma... ayakları içe basan bir adamdan koca olmazdı ve tus iyi bir bahaney- di. “ben bursa yazacağım,” demişti kız, bordo montunu kapıya asıp mutfağa girmiş, sucuklu yumurta yapmıştı. adamın suratına bakmış, “duymadın mı?” demişti, “bursa yazacağım tus’da.” “iyi,” demişti adam, “yaz. orada bir asis- tan bulup evlenirsin işte.” “bak öyle deme,” deyip saçlarını kulaklarının ardına attıktan sonra, “senden ayrılırsam bu sefer iki üç yıl tedavi olurum ben,” diye eklemişti adam. “ee, sen de gelirsin bursa’ya, evleniriz,” demişti kız. ve bursa’da idi. ve ankara’da telefon çaldı. çalan telefonun sesiyle gözlerini açtı. yatağın içerisinde telefonunu aradı, yavaşça başını yastığından kaldırdı. başında şiddetli bir ağrı vardı. gözlerini zorlukla açabildi. telefonu bulmak için eli yatağın zemininde dolaştı, buldu. telefonu açtı, kulağına götürdü. telefondaki ses, “günay- dın,” dedi. sesi çıkartamayıp, “günaydın,” diye cevapladı. “günaydın... saat kaç...?” “ağabey,” dedi karşı taraf, “saat beş, ben can. kızları almak için arkadaşı gönderiyorum, onun için rahatsız ettim.” “hangi beş ya?” dedi adam. “sabah beş ağabey...” homurdanarak kapattı telefonu... başını bir kez daha kaldırdı. önce koynundaki esmere baktı, sonra sarışına.