KAYBETME HIRSI · ÖYKÜ

Deniz

18/109 de ki: “rabbimin kelimeleri için deniz mü- rekkep olsa, rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz mutlaka biter. bir o kadarını daha getirsek de yetmez.” elimizde iki farklı değer var. bu değerlerin de birbir - leri arasında bağıntıları mevcut. örneğin, senin şu anda yatmakta olduğun yatağın sırt kısmını yirmi derece arttırıyorum. dur sakın yapma. yapmayacağım tabii ki. dinliyor musun. evet evet dinliyorum. ne diyorduk, şu an yattığın yatağın dikliğini yirmi derece arttırdığım vakit, seni buraya getiren ambulansın saatte solladığı araba sayısı, durmayıp geçtiği kırmızı ışıklara oranının da, binde beş saptığını varsayalım. peki ben senin yatağının açısını 20 derece değil de 0.002 değiştirmiş olsaydım, gülme olm, ambulansın saatte solladığı araba sayısının, durmayıp da geçtiği kırmızı ışıklara oranı nasıl değişirdi? bu oran 0.002 değil de sonsuz küçük artsa idi. bu iki oranda meydana

gelen değişikliğe matematik dilinde ne ad verilir, söle bakalım. “bütün takıntılarımı, bütün paranoyalarımı bir tarafa bırakıp, olaylara onun gözünden bakmak istemedim değil, istedim ama belki de en büyük takıntım o idi, en büyük paranoyam ise bir gün ona katlanamayacağım. belki de bu yüzden, onun cephesinden bakamadığım, benim cephemden- se hep bulanık gördüğüm bu aşk hikayesine nokta koymaya niyetlendim,” dediği vakit, şöyle bir yutkundum, “eğer,” dedim “aynı cümleyi ona da kurduysan kızcağız hiçbir şey anlamamıştır.” gülümsedi, “ben senin kızcağız demenden onun tarafında olduğunu anlıyorum da, o neden beni anla- mamış olsun. bazen tek bir kelime, bütünü boyunduruğuna alabiliyor.” sonra uzun bir sessizlik araya girdi. ayaklarım birbirine karışıyor, koşar adım merdiven - lerden iniyorum, kendimi bir an önce dışarıya atmak istiyorum, gereğinden kat ve kat fazla buruk bir aşk hi - kayesinin ortasında buldum kendimi. okuduğum hiçbir kitap, izlediğim hiçbir film veyahut türküler, şiirler, en anarşist rock parçaları aradığım anahtar cümleyi, git gide daha da büzüşen dimağıma dahil etmemiş. yüreğimin terk edilmiş bir kasabayı andırdığı şu an, birisi dese ki, al sana bir cümle işte bu senin aradığın be kardeşim, elimde eteğimde ne varsa vereceğim ona, bir an dahi düşünmek- sizin. ama yok, yok… yok o kurtarıcı kelime silsilesi. ve hatta beni bütüne götürebilecek tek bir kelimeye dahi razıyım ki; o da yok. dışarıya kendimi atmamla elim sigaraya uzanıyor, derin bir nefes çekiyorum, başım dönüyor, bir bankın üzerine atıyorum kendimi. düşünüyorum da ey güzel insan, ey kadir dost, neden, neden? sen de bunu yaparsan bana, ben bunun üstesinden gelecek gücü nerede, nasıl bulurum… yüreğim terk edilmiş bir kasaba. ıssız, sessiz. sokakları boş, kapıları çalınmayan, perdeleri aralanmayan, anne - lerin çocuklarından şikayet eden bağrışmalarından ırak, babaların, kahvehanelerde feleğe hürmetlerini takdim etmedikleri, sokaklarında tek kale maçların yapılmadığı bir kasaba. içimde ne varsa, söndü gitti. sigaranın sonu geliyor. oturduğum bankın önünde, yerlerdeki çöpleri süpüren, mavi önlüklü, babam yaşlarında, yüzü kirli sakalının ardında derin çizgilerinin, en az çizgiler kadar derin ifadeler barındırdığı adam (amca), tam ayağının yanını süpürürken duraksıyor. dikiliyor önünde. önce yüzüne takılıyor gözüm, dahasında dediklerine. diyor ki, “geçmiş olsun babacan, kimdir yüzünü düşüren? yerdeki toza çamura karışmış yüzün.” “hı,” diyorum. hı… Şaşkın ödlek. “geçer allahın izniyle” diyor, ki yani az kaldı, o kadar dardayım ki, inanmadığım tanrıya dua bile edece- ğim şimdi. diyor ki, “yeter ki allah istesin, geçer.” “dayı,” diyorum, diyeceğimi yutuyorum akabinde. “yok,” diyor, “babacan sıkma canını. biliyorum için sıkılıyor ama kim mutlu ki bu diyarda sen mutlu olasın.” “hı,” diyorum. adam (dayı, amca her neyse işte) yok oluyor. ne vardı ki, hâlâ neruda’nın dizelerine inanıyor olsak, hay deniz arkadaş, suyun tükenmesin, çağın geçmesin... dellenme, n’oluyorsun, yardım et bize,

biz kimiz zaten: kıyı insanları, balıkçılar işte…

aslında çok yalnız bir adamdı o. aslında diyorum, çünkü çevresinde taktir ile karşılanan sevilen ve hatta kızların onun için can attığına (hep buna karşı çıkmıştır) çoğu zaman tanık olduğum, bazen neden kız değil ki bu herif, kız olsa tüm arayışlarıma nokta koyardım dediğim adamın telefonu ile uyandığım vakit. bana anlatacaklarının bu kadar elzem olduklarını düşünmemiştim. zaten kanepede uyuyakalmı - şım, hemen evden çıkıp buluşma noktasına vardım. buluşma noktamız her zamanki gibi iskele idi. yok, öyle denize nazır bir yer değil (onun deyimiyle) iskele yani; öyle bildiğiniz iskele değil, bizimki sevgilisinin elini ilk burada tuttuğu için iskele adı vermiş buraya, ben de bozmadım. iskele deyince hemen anlarım işte, kuruyemişçinin önü. neyse buluştuk. yürümeye başladık. hiç konuşmadı, anlamıştım canının sıkkın olduğunu, bu kadarını tahmin de etmemiştim ama. nerdeyse bakkal fiyatına bira satan yere gidip oturduk. Şimdi ilk cümlesini anımsamıyorum, aklımda kalan ilk üç birayı hızlı hızlı içtiği. bunu çok sık yapar. bir şey anlatacakken zorlanacağını anlarsa, önce birkaç bira içer sonrasında söze girer hep. nasıldı ya, hatırlamaya çalışıyorum, yine öyle uzun bir cümle kurmuştu. o uzun cümleler kurmaya başladığı zaman, anlardım ki, önceden kafasında evirip çevirip şekle soktuğu ya da hâlâ istediği noktaya gelemediği bir konudan bahsediyor, gözlerimi açıp pür dikkat dinlerdim onu. bazen beni komplekse sokardı. çok karışık anlatırdı, inandıklarını. o gün de, bugünlerden biriydi. sabahın körüydü, uyandık, bu yataktan bir hışımla fırla- dı, ben hâlâ uzanıyordum, “hadi geç kalıyoruz derse,” diye en az dört beş defa tekrarladı, ben kıpırdamadan yatakta uzanmaya devam ediyordum. iyi bir yaşamda uykunun yeri mühimdir, derim ya hep. uykumu alamadığım zamanlar kendimi afyon çekmiş gibi hissetmek hoşuma gitmiyor. ken- dimi yarı uyuklar, başımı bir yerlere yaslama istediğinde bulduğum vakitler, yaşlı ve çekilmez bir adam gibi görüyo- rum. o gün de bu oldu. ben kendime katlanamazken, bir de onun her zamankinden birkaç doz fazla kaprislerine hiç katlanamıyordum, son birkaç haftadır iyice çekilmez olmuştu. gün içerisinde, veyahut gece tek başıma kaldığım vakitler neden ben isyan etmiyorum da sessiz kalıyorum diye hayıflanmak, eskiye nazaran çok daha fazla canımı sıkıyordu ki, işte o sabah zar zor yataktan kalkıp ayağımı pantolonuma geçirirken, gözüm ona ilişti; her bakışımda hayran olduğum kadını bu sefer çok sıradan gibi görmenin ötesinde, bir süredir içimde beliren his daha da ivme kazandı bir anda. bence yalandı bu, ama hiçbir şey demeden sessiz kalıp dinlemeyi tercih ettim. “bitsin,” dedim, “bitsin,” dedi. bu arada beşinci, ya da her kaçıncı ise, birası için eliyle çocuğa işaret etti. pantolonumu iliklerken hâlâ hadi dediğini fark ettiğim vakit durdum. daha doğrusu dondum. “yok,” dedim, “sen git, ben gelmiyorum.” “nasıl ya?” dedi. “ne demek,” dedim, “nasıl, basbayağı gelmi- yorum.” sonra pantolonla kıvrılıp yatağa uzandım. hemen dalmışım, çok geçmeden içimi sızlatan mesaj, telefonu ha - rekete geçirdi. yastığımın altından sesini yükselten telefonun feryadı ile tekrar uykum bölündü. “ödevi evde unutmuşum, gelirken getir,” diye sonlanan sms, sıkkın olan canımı daha da sıkacak cümleler de içeriyordu; her neyse, bin bir küfürle yataktan doğruldum. evden çıkıp yürümeye başladığımda kafamda iki seçenek vardı. ya bugün onunla konuşacak ve bitirecektim, ya da hiçbir şey demeden bitirecektim, kısacası

bu gece yatağıma girdiğim vakit bir sevgilim olmayacaktı. son bir haftadır nasıl biteceğini düşünüyordum, bitmesi değil, bitirmesi beni zorluyordu. okula yaklaştığım vakit telefon ettim, telefonu bozuk bir ses tonuyla açtı. ödevi unuttuğu için derse girmemişti. canının çay çektiğini söyledi, ben de açtım, börekçide buluştuk. okulun karşısındaki börekçiyi severim bilirsin, gittiğimde oradaydı. arkalarda bir yerde oturmuş bekliyordu, dedi, “sonrasında?” diye araya girdim, “sonrası, dedi “orada kaldı.” yutkundu. suratından kara bir bulut geldi geçti, o yüzünde görmeye alıştığım ışık, sanki bulutların ardında kaldı. “eee?” dedim. “ne?” dedi… “eee…” “ne…?” “eee…” “neee…?” “neyse ney, koy götüne.” “kimin?” dedi. “kimin? di mi? kimin?” bu sefer benim suratımı kapladı bir karaltı. yıllar yılı aramızdaki geyiklerin en sık kullanılanın manasını bana sorması hiç hayra alamet değildi, oysa hep elimizi savurur, koy götüne gitsin demez miydik, o en ümitsiz anlarımızda. o parasız sokaklarda yattığımız okulun ilk yıllarında, o lineer cebirden çakıp bursumuzun kesildiği günlerde. polis kolunu kırmıştı bunun, hastanede hemşire acilde beklerken acımıştı halimize, dudaklarımızdan kan sızıyordu, üzerimizdekiler yırtılmıştı, kolunun acısından inlerken, geçmiş olsun nasıl yaptınız ki bunu diyen suratına acıyan bir katman yerleştirmiş hemşireye, bezgin bir ifade ile eğdiği başını kaldırıp, “polis taksim’de bayram kutluyordu, o arada oldu,” dediği vakit, acıyan katmanın üzerine kız - gınlık ve öfke öyle bir anda hücum etmişti ki, suratının hali birden değişen kadına bakakalmıştık. sonra gülümsediğini anımsıyorum, o canının acısıyla, “koy götüne beee!” demişti kadına. kadın öyle kalakalmıştı. ne diyeceğini bilemeyip de, bizi hemen doktor odasına aldığı gün. ben ne ne diye üstelediğim zaman, elindeki biradan büyük birkaç yudumu, tek yudum parantezine alıp çekti, asıl bombayı daha pat - latmamıştı. deniz’e laf etmezsin sen de. bir kere sevgilimden ayrılmıştım, sen bilmezsin, ta hazırlıkta, arkadaşım lisedeyiz daha ama çocuk bile olsak nereye kadar çocuğuz, dedi ki, dedi ki, “unut o orospuyu, orospu,” dedi. orospuyu… ulan kerhaneden karıya aşık olsam, ben olmuşum, sana ne… lise de geride kaldı, diğerleri de. sonra derin bir kahkaha salladı, “koy götüne tabii ki,” bu sefer, ben dedim, “neyin?” “ne ne- yin?” “neyin götüne?” “okulun,” dedi. “ben okulu bıraktım.” “nasıl ya?” “ne demek nasıl, bıraktım.” hayatımda gördüğüm en iyi matematikçi üçüncü sınıfın sonunda okulu bıraktım diyordu. “eee?” dedim… “ne?” dedi… “eee?” dedim “neee…” “eee?” “eben, nesi mi var, bıraktım…” ince uzun bir koridordayım. duvarları beyaz, her iki tarafındaki hasta odalarının kapıları yeşil. koridoru tam ortadan bölen bir kapı var. buzlu camıyla bana filmlerdeki hastane koridorlarını anımsatan, sedye girer, kapı iki yana açılır, sedyenin yanında koşan bir adam vardır, yatan da sevgilisi olur genelde. elinden tutar, doktorlarla birlikte koşar adım ilerler. yatan kadına yanaşır kamera, ironik bir bakış ister yönetmen kadından. en son ameliyathane kapısı açılır, adamın eli kadının elinden düşer (ya da kadının) adam geride kalır, sonrasında gider duvara sırtını yaslar, kamera geniş açıyla koridoru alır devamında, adamın yaşlı suratına odaklanır. öyle bir hastane koridorunun ucundaki duvara yaslamış sırtımı, duruyorum. tam anlamıyla duruyorum. hiçbir şey yapamıyorum, elimden gelmiyor... “oğlum, ben deniz’i seviyorum lan. bak ben bu cümleyi

kurarken dahi bana bir garip geliyor, içim bir tuhaf oluyor ama yok olm deniz’e söyleyemiyorum ama yok yalan değil se- viyorum yalan olsa dahi her şey, ben bunun yalan olmadığını düşünüyorum. bak anladım, para, şefkat, dua, matematik hatta, bence yalan ama yok lan onu seviyorum. ama ayrılmak zorundayım abi. bunu yapmalıyım. neyse diyeti ödemeliyim. çok kan akacak biliyorum ama aksın. hep bugüne kadar kendimi avuttum, deniz’e bir gün katlanamayacağım bı - rakacağım diye, ama yok lan, sen bir bira daha söyle, ben işeyip geliyorum. ha dur bak, işemeden söyleyeyim, bir daha bu cümleleri kuramam, hani deniz kucağımda oluyor ya, bakıyorum böyle bembeyaz, oğlum içim gidiyor lan, hayvan gibi hissediyorum kendimi.” dediği vakit, masada duran kağıtta sayısız çarpı var. “bak diyorum, zaten bizler birbi- rimizin hayvanlıklarını sevenler değil miyiz.” “geliyorum,” diyor, böbrekleri yavaşlatmak istercesine bir ifade ile masa- dan kalkıyor. “bir kadın ve ben... evlenirim ben deniz’le.” “eeee evlen…” diyorum ayakta, gidemiyor. oysa bu kadar konuşmaz, insanları meşgul etmeyi sevmez; hasan barış…” o zaman ben de yalan olurum,” diyor, gidiyor! elimizde iki farklı değer var. bu değerlerin de birbir - leri arasında bağıntıları mevcut. örneğin, senin şu anda yatmakta olduğun yatağın sırt kısmını yirmi derece artırıyorum. dur sakın yapma. yapmayacağım tabii ki. dinliyor musun. evet evet dinliyorum. ne diyorduk şu an yattığın yatağın dikliğini yirmi derece arttırdığım vakit, seni buraya getiren ambulansın saatte solladığı araba sayısı, durmayıp geçtiği kırmızı ışıklara oranının da binde beş saptığını varsayalım. peki ben senin yatağının açısını 20 derece değil de 0.002 değiştirmiş olsaydım, gülme olm, ambulansın saatte solladığı araba sayısının, durmayıp da geçtiği kırmızı ışıklara oranı nasıl değişirdi? bu oran 0.002 değil de sonsuz küçük artsa idi. bu iki oranda meydana gelen değişikliğe matematik dilinde ne ad verilir, söyle bakalım. hesabı isteyip kalkıyoruz bardan. artık iskeleden uzak, fırtınada savrulan birer deniz’ciyiz biz. hasan barış ve ben. ayaklarımızı sürükleye sürükleye ilerliyoruz. eve varıyoruz yürüye yürüye ama yürümekten çok konuşuyoruz. kısa cümlelerle uzun uzun anlatıyor, o kolay kolay konuşa - mayan adam. o konuşmadan önce, hızlı hızlı bira içen adam. düşünsene, bir; bir gün, ben katlanamam bir gün derken deniz’e, bir de bakmışım ki bu yalanmış, katlanmak bir yana, bu hayatımın müstesna haslarından biri olmuş, hat- ta gitarımdan önce gelmeye başlamış deniz. ben ne zaman gitarı alsam, bilirsin, deniz’in yüzü ekşir, bakışları gitgide buharlaşır, an gelir yüzünü dahi dönmez bana. geçen gün evdeyiz, evden çıkmamışız günlerdir, ben bir sabahları gidip iki ekmek, bir bir gün diyorum bakkala, bir de akşamları domates yumurta bira, menemen hesabı... neyse işte ben içer- deki odadayım, ütülenecekleri katlıyorum, birden bir melodi takıldı dudaklarıma, başladım ıslıkla çalmaya, sonra tam doğruldum, gitarı almaya gideceğim, deniz seslendi içerden, hasan barış, tavla oynayalım mı diye ... tavla oynadık, anladım ki çok da uzak değil! anladım ki seviyorum ben... ben yokmuşum, bira yokmuş, matematik yokmuş, gitar yokmuş, tanrı yokmuş, deniz varmış. sahip ol- duğum tek şey sevgilimmiş ve gidecekmiş çok yakında. çünkü koynundaki adam, hiç kere hiç olmuş, sadece seviyormuş...

sadece sevgilisi varmış hasan barış’ın. o vakit gidecekmiş deniz. gidermiş, gitmesin mi? eee ... gitmesin... ben giderim... o gece içip eve gittik ve ertesi gece içip eve gittik ve ondan ertesi gece ve bir ertesi. her gece içtik ve hemen hemen hiç konuşmadık. aramızdaki sessizlik çok kötü şeylerin olacağının habercisiydi. sabaha kadar oturuyordu, kitap okuyordu, sabahları ulaşım tanrısı magirus’a binip, öğlen üçe dörde kadar dolmuşçuluk yapıyordu. beni okula bırakıyordu ilk servise çıkmadan evvel. okuldan kaydını sildirmişti. artık hayatında matematik yoktu. ve bu sabah saatin sesiyle uyanmadan evvel, yine ben okuldan çıktım, rutin bir tavırla hasan barış’ın yanına gittim, yanına vardığımda hemen hemen her gece otur - duğumuz yerde otururken buldum onu. ben gelene kadar iki bira içmişti. selamlaştık, ben de başladım. bir hayli biradan sonra beşer ytl’den ikişer tekila patlatıp eve doğru yola çıktık. anahtarı bana verdi. zorlukla doğru anahtarı bulup, açtım kapıyı. ona taşındığımın onuncu günüydü. içip içip eve gidip ablamları rahatsız etmek istemiyordum. odasına girdi. ve bu sabah, saatin sesiyle uyandım, yanına koştum, geç kalmıştık, koynunda bir kitapla sızmış, uykuya yenik düşmüştü. oysaki, sanki kendisini pek güzel de ayarla - mıştı, nerdeyse bir gün uyuyordu, bir gün uyumuyordu. yanına yanaştım kolundan dürtüp uyandırmak istememle sıçradı, koynundaki kitabı aldım, kenara bırakmadan evvel kitabın içindeki ayıracı açık olan sayfanın arasına yerleştirdim, son okuduğu şiirin mare nostrum olduğu - nu fark etmem suratımı astı ama yapacak bir şey yoktu. irkildi, uyandı ama hâlâ kıvrıldığı yerden kalkmıyordu. “hasan, hadi oğlum lan, hasan oğlum hadi…” “tamam sen git arabaya, ben geliyorum,” dedi. çıktım, arabanın ön tarafındaki tekli koltuğa oturup bir sigara yaktım. ağzında sigara ile bizim kondunun kapısında göründü. yavaş yavaş ilerledi, sonra ayağına geçirdiği ayakkabıları parmağını kullanarak topuğunu düzeltip giydi. bir büyük balgam fırlattı. yanaştı magirus’a, kapıyı araladı, elini içeri atıp oradan güç aldı önce, sonra ayağını atıp bindi. çalıştırdı dolmuşu. işte hayatımın en büyük hatasını orada yaptım. radyoyu açtım. sabah programımız; şimdiki parça sakin’in hayat adlı albümünden geliyor, ıkarus basarsa… “sesini aç,” dedi. açtım. parça uykumuzu açtı sanki. derken olan oldu. Şimdi hava yol ve deniz durumu. yapılan son değerlendirmelere göre, sıcak hava tüm yurtta etkisini sürdürecek. öğle saatlerinden sonra göller yöresi ile denizli, kars, ardahan ve ığdır çevreleri kısa süreli sağanak ve gök gü - rültülü sağanak yağışlı geçecek. hava sıcaklığı mevsim normallerinin üzerinde seyre - decek. rüzgar genellikle kuzey ve kuzeydoğu, güney ege kıyı- ları ve zamanla akdeniz kıyı kesimleri ile doğu bölgelerde batı ve güneybatı yönlerden hafif, ara sıra orta kuvvette, yurdun kuzeybatı kesimlerinde kuvvetli olarak esecek. bölgelere göre deniz suyu sıcaklığına gelince… iskenderun 26, anamur 25, alanya 26, antalya 25, finike 25, fethiye 25, marmaris 24, bodrum 22, kuşadası 22. deniz’i duymasıyla hızlandı… sollamaya başladı, geri- sini anımsamıyorum.

ben iyiydim. ayıldığımda ambulansı gördüm. çok kö- tüydü hasan barış. kendisine geldi, bir süre acilin yoğun bakımında kalıp, uyumaması lazım dediler. onu uyanık tutmaya çalıştım hep, sadece vizitlerde yanından kaktım. sigara içtim bu arada, koridorda dikildim. uyutmamalıy- dım ama konuşabilecek hiçbir şeyimiz kalmamıştı. yine de denedim. elimizde iki farklı değer var. bu değerlerin de birbir - leri arasında bağıntıları mevcut. örneğin, senin şu anda yakmakta olduğun yatağın sırt kısmını yirmi derece ar - tırıyorum. dur sakın yapma. yapmayacağım tabii ki. dur dedi dur! hasan dedim heyecanlandım. hiç konuşmuyordu oysa. çok zor konuşuyordu çok. yeter dedi. anlatma bana. ama dedim hasan… her şeyi dedi bilimle açıklayamazsın. deniz dedi sıcakmış bak… ajurne: ertelenmiş oyun1

yağmur sesi kesileli daha çok olmamıştı. kapıyı aralayıp çıktım. karanlık sokaklarda dinen yağmurdan sonra, sa- dece kendi ayak sesim ve yağmurun oluşturduğu birikin- tilere ayaklarım battıkça çıkan suyun sesi vardı. karanlık sokaklarda ilerliyordum ama nerede olduğumu ve nereye gittiğimi bilmiyordum. biraz daha ilerledikten sonra büyük otobüs durağını görünce, üzerinde yazan diyarbakır büyükşehir belediyesi yazısından diyarbakır’da olduğunu anladım. bu büyük durak dağkapı’daki otobüslerin son durağıydı. (1) ajune: bir oyun, eğer seans için öngörülen zaman sonunda bitmemişse, hakem sıradaki oyuncudan ‘gizli hamle’ yapmasını isteyecektir. oyuncu hamlesini açıkça anlaşılır şekilde notasyon kağıdına yazacak, kendisinin ve rakibinin kağıtlarını zarfa koyacak, zarfı kapatacak ve bundan sonra rakibininkini çalıştırmadan saatini durduracaktır. saati durdurana dek oyuncunun gizli hamleyi değiştirme hakkı vardır. hakemin gizli hamle ya- pılmasını söylemesinden sonra, oyuncu hamlesini tahta üzerinde yaparsa, bu hamleyi kağıdına gizli hamle olarak yazmalıdır.

bekleyen yolcu yoktu. bilet gişeleri kapalı, ışıkları sönüktü. otobüsler garajlarına çekilmiş olmalıydı. kalkmak üzere durağa yanaşmış yolcu bekleyen otobüs de yoktu. anlaşılan saat gece yarısını geçmişti. vaktin kaç oldu - ğuna bakıp, kolumdaki saatin ortasının boş olduğunu gördüğümde, uykulu olduğum için gördüğümden emin olamayıp tekrar baktım. bu kez gözlerimi ovuşturdum. ortasında ne yelkovan vardı ne de akrep. boş bir saat... takvimlerden bihaber, zaman bilmeden ilerlemeye devam ettim. bildiğim tek şey bulunduğum kentin adıydı. ne kadar yürüdüm, nerelerde dolaştım bilemi - yordum. aralık kapıdan çıkıp kendimi bulduğum yolda, ayaklarımda yorgunluk hissetmem gerektiğini düşün - meye başlayıp, bir kez daha baktım saate. ortası boş saat bu kez beni daha da şüpheye sürükledi. kolundan çıkartıp gözlerime yaklaştırdım. bu kez gördüklerim bir öncekinden daha da ürküttü. ortası boş saati çıkarttığım kolumda, saatin altında kalan kısımda büyük bir yanık vardı. yanık yeni, taze bir yara idi. bir sigara yanığı gibi, sigara yanığından çok daha büyük. elimle yaraya yavaşça dokundum. yürümeyi kestim, durdum. elimi sürdüğüm yaradan elim nemlendi. elime su gibi bir şey bulaştı. kan değildi. kan mı diye bir an düşündüm ama, değildi. elimi yaraya sürerken canımın yanacağından şüphelendim ama en ufak bir acı hissetmedim. bu kez daha güçlü bastırdım yaraya, acı yoktu. saati yine koluna taktım. yara çok kötü gözüküyordu. nerede ne zaman olduğunu ve nasıl farkına varamadığımı düşündüm. saati yaranın üzerine yerleştirip görünmesini önledim. bu kez de içi bos görüntüsü ra - hatsız etti beni. tersini çevirmeyi düşündüm ama bu kez yara açıkta kalacaktı. yürümeye devam ettim. adımlarım küçüldü, yorgunluk kendini hissettirmeye başlamalıy - dı, ama hâlâ yoktu. ayaklarımı sürüklemeye başladım. nedense yürümeye devam ediyordum. nereye neden gittiğimi bilmeksizin. sarhoş gibiydim, bu uykusuzluk değildi. akşamdan kalma, donuk bir vücuttu benimkisi. kalbim biraz daha kilo almış gibiydi. ayaklarımın sesine bir başka ayak sesinin eklendiğini fark ettim. gecenin ka- ranlığında boş bir caddeydi ilerlediğim. önünden geçtiğim dükkanların bazıları ışıklarını yanık bırakmış, bir çoğu kepeklerini çekmişlerdi. bir arabanın geçtiğini gördüm. beyaz bir toros geçti ve gitti. içinde üç-dört adam vardı. ayak sesinin bana iyice yaklaştığını anladım. git gide yaklaşan ayak sesi, omzuma bir elin dokunmasıyla son buldu. irkilip ardıma döndüğümde üniformalı bir polis gördüm. kimliğimi isteğinde, ceplerimi kontrol ettim. ceplerim boştu. üniformalı adamın bıyıkları vardı. bıyık serbest mi diye düşündüm polislerde bir an. “bıyığınız,” dedim... ancak “eeee?” gibilerden baktı adam... ne diyece- ğini bilemedim... “pek polislerde görmüyoruz da,” dedim. “bıyık iyidir,” dedi polis. “kimliğini görebilir miyim?” diye tekrarladı. üzerimde yoktu ki! “evden nasıl çıktığımı bilmiyorum,” dedim. ayaklarıma baktığımı gördü adam. ayaklarımda çorap yoktu, giydiğim ayakkabının arkasını ezmiştim. “ağabey, bak işte ayakkabıyı ayağıma takıp çıkmışım,” dedim. ayaklarıma bakarak, “iyi… kendine iyi bak,” dedi. dediklerime inanmış görünüyordu. bu görüntü beni rahatlattı, üzerimde kimlik olmadığı için bir an telaşlanmıştım. adamın ne yapacağını bilmediğimden, ürkmüştüm. “buralarda bu saatlerde pek dolanma,” dedi ve geldiği yöne dönerek gitti. bu kez ayak sesi uzaklaşı - yordu. biraz ilerleyip, geri dönüp baktığımda kimsecikler

yoktu. buharlaşmıştı sanki. bu kadar çabuk yok olamazdı fakat görünürden kaybolmuştu. aralık bir kapı daha çıktı karşıma, meraklı ayaklarım, ben istemeden ilerlerdiler, girdiğim yer bir kahve idi. bir masaya oturdum, keşke çay getiren birileri olsa diye içimden geçirdim. masada bir zarfın durduğunu fark ettiğimde, ona do - kunmuştum bile. zarfı, kapağı yapıştırılmamıştı, hafifçe araladım. gizli bir şeyleri karıştıran annesine yakalanma korkusu içinde bir çocuk gibiydim. terlediğimi fark et - tim. zarfın üzerinde bir isim yoktu. içindekini çıkardım, okumaya başladım. “bugün, önce kızılay’da mağazaların vitrinlerini gezerken, yeni sezon mayoların satışa çıktığını vitrinlerde görünce anladım. hoşuma giden bir tane görünce ayaklarımın beni dükkana sürükledi- ğini fark ettim. vitrindekini denemek için kabine girdim, üzerimdekileri çıkarıp askıya astım ve bikininin altını giydim. akşam saatinde işlerinden çıkmış insanlar mağazalarda alışveriş yapıyorlardı. girdiğim mağaza büyük bir mağazaydı. adına dikkat etmedim. bulvardakilerden biri. sadece vitrindekini denemek, üzerimde görmek istedim. kırmızı, düz bir bikiniydi. kesimi dar, kullanılan kumaş azdı. güzel bir vücudu çok daha baştan çıkartıcı kılabi - lirdi. rengi seksin, arzunun rengiydi. insanlar bir şeyler deniyor, kabinlerden çıktıklarında birlikte geldikleri kişilere üzerlerindekileri gösterip fikirle- rini alıyorlardı. kabinlerin yarım kapılarına asılmış giysiler içerdekiler tarafından alınıp deneniyor, içerinin fikrini almak, giysileri satmak isteyen tezgahtarlara bunun bir beden büyüğü yok mu, bunun paçaları uzun geldi daha kısası yok mu gibi sorular soruluyordu. kabin küçüktü. duvarda ise bir boy aynası vardı. kabinin kapısını içerideki sürgüyü iterek kapamış- tım. küçük kabine dışarıdakilerin sesi dolmuştu. kabini aydınlatan lambanın ışığı kuvvetliydi. askıya astığım mavi kot pantolonum ve uzun kollu lacivert gömleğimin hemen yanındaki yere ise üzerimden çıkardığım iç çamaşırlarımı geçirdim. sutyenimi kopçasını açıp astım. orta noktası askıda olan siyah sutyenin, göğüslerimi içine alan iki kısmı ortada sırt sırta geldiler. bunun üzerine ise siyah penye külotumu geçirdim. bikiniyi alıp, çıplak kalan vücuduma, görmek için eğilip iki elimle açtığım alt kısmına ayaklarımı geçirip, belime dek çektim ve evde yaptığım gibi kendimi boy aynasında bir süre seyrettim. bir süre sonra kendimi, izlediğim vücudumu severken buldum. dışardan gelen sesler öyle bir uğultu yapıyordu ki, zevkten çığlık atsam farkına varmayacaklardı. aynaya yansıyan bedenimin ortasındaki üçgen, koyu siyah, içi karalanmış, elle çizilmiş, gibi dikkat çeki- yordu. üzerimdekileri çıkartırken dağılan saçlarım bir erkek kuvveti ve şefkati ile okşanmak istedi. o an yanımda olduğunu düşledim. onları elinle tarar gibi okşayıp daha sonra arkada topuz yapmak için toplayıp, elinin içiyle başımın üzerinde bir noktada tutmalıydın. belki de saçlarımı hafifçe uçlarından çektiğinde senin gücünü bedenimde gezinirken görmeliydim. bir an seni hissettim. artık yalnız değildim. seninle konuşmaya başladım. arabayı çeken atlar ve arabacı gibi olmalıyız ve ben önde olmalıyım. atların kırbaçlandığında etlerinde kalan kırbaç izi gibi kuvvetli ellerinin arasında eriyen etimde, izin kalmalı. atlar kırbaç acısıyla nasıl bir anda irkilip daha süratli, daha güçlü koşarlarsa, ben de saçlarım ellerinde uzarken bir an acıdan

çığlık atmalıyım, sonra yeniden daha güçlü, daha istekli önünde olmalıyım, seni bilmediğin diyarlara götürürken süratimi dizginleyememelisin. dudaklarım kurumuş, dilim ağırlaşmış, gözlerim kapalı, düşündüklerimin gerçek olmasını hayal ederken, birden film koptu. o anda küçük kabinde aynada yansıyan bedenime baktım ve acıdım ken- dime. seni özlemek ve hatta arzulamak, az önce seni düşlerken zevk içinde yüzen bedenime acı verdi. kendimden, senden, hayattan bir anda tiksindim. hemen toparlanıp üzerimi giydim. kabinden çı - kışımla mağazayı terk edişim bir oldu. kızılay’ın kalabalığına dalıp sensiz bu şehirde kaybolmak istedim. sana olan özlemim nefrete dönüştü. bunları neden bilmen gerekiyor, merak edi - yorsan söyleyeyim. yaşadıklarım ne kadar canımı yaksa da, bir an seni özlemek ve hemen ardından senden nefret etmek sadece senin ardından yaşa - dığım ikilemlerden biri. beraberliğimizden bana arta kalan aptallık ve gurur olsa da, bunlara sahip olmaktan çok, bunların bana sahip olmasından kurtulamasam da, senden uzakken de sana yakın olmak çok acı...” çömeldiğim yerden doğruldum. annesinden gizli makyaj malzemeleriyle oynayan çocuğun tedirginliğinde, birilerine yakalanma korkusundan boncuk boncuk ter içinde kalmış halde, kağıdı tekrar zarfın içine koydum. bu bir mektuptu, başlarken selam deyip bir isme hitap edilmemişti. zarfın üzerinde sayın feşmekan demiyordu. fakat bomba en son satırda patlıyordu. “bunu bilmek nefe- simi hızlandırıyor, kalbim daha çok atıyor, göğüs kafesimi açıp dışarı çıkmak isteyen kalbimde tek isim var o da sen.” devamında seni seviyorum büyük harflerle yazılmıştı ve cümlenin sonunda da ismim geçiyordu. birden terler içinde uyandım. pişmanlık işte o zaman kapıyı çaldı. tekrar yatağa girmemin doğru bir fikir ol - madığını söyleyen pişmanlık ile korku, el ele, iki sevgili gibi poz veriyordu karşımda. ben eski bir basketbol koçuyum. eski diyorum çünkü artık inancım kalmadı. ne aşka, ne de aşkı yarattığını iddia edene. bu yüzden basketbolu da, sevdiğim her şeyi terk ettiğim gibi terk ettim. takım maça çıkmadan önce maç konuşması yapabilecek inancım dahi kalmadı. neden mi yenildim? takımım mağlupken oyuncularıma hep söylediğim gibi, “hiçbir takım bu yüzde ile oynayamaz, attıkları mutlaka girmemeye başlayacak. Şimdiye kadar her attıkları girdi ama bir yere kadar…” ben de tüm ama tüm hakkımı kullandım ve bittim... bir vakit, “tanrı utandırır, ben ize rezil ederim sizleri,” diye fısıldadı şeytan kulağıma. “sözde iyiliğe davet eden tanrının kötü cezalarından biri değildir benimkisi; kendi kendinizi keyifle yaşamanız için bir fırsattır, sadece iyi bir fırsat,” diye de ekledi. gözümü açtığımda hastanedeydim. midem yıkan - mıştı. başucumda terapistim vardı. ailemden kimsenin olmaması sevindirici miydi, üzücü mü, bilemiyordum. aile kavramından da nicedir uzaktım. terapistim intihara kalkıştığım için üzgündü, hayatta kalmamsa üzüntüsünü kısmen de olsa hafifletiyordu. daha ilk cümlemi kurmadan, onun son sözünü bili - yordum. tahmin etmiyordum, biliyordum. yavaş yavaş sesimizin tonunun yükseleceğini de. hatta sonunda kapıyı çekip gideceğini de. tabii ki tercihim bu değildi. ama sus- maktansa, konuşmayı en azından denemek, kaçınılmaz

sonu ertelemekten daha akıllıcaydı. kahvaltı masası öylece, boynu bükük kalmıştı. yarısına kadar içilmiş ince belli çay bardağı, soyulmuş, hatta bir diş alınmış haşlanmış yumurta ve elle kopartılıp ısırılmış ekmeğin köşesi. cinayeti haber alıp olay yerine gelen polis edasıyla, hiç bir şeye dokunmuyordum. öylece bakıyordum, pi - jamanın cebimden bir sigara çıkartıp, ocağın kenarında duran kibritle yakmıştım. evet, harfi harfine bir senaryoya bağlı kalırcasına gerçekleşiyordu olay. sonunu bildiğim, korktuğumu kendime de olsa itiraf edebildiğim, uzun süre içimde yaşadığım, yüzleştiğim ve hatta kuracağım cümleleri seçip sıraya dizdiğim olay gerçekleşiyordu. sigaranın dumanı her zamanki istikametini tamamlayıp, izmarite yakın bir yerden aldığım nefesin ardından son buluyordu. içerisinde bulunduğum ruh halinin alacağı şekli de uzun zamandır sezinleyebiliyordum. bunu da biliyordum diyemem. hayat, kimi zaman beklediğim olaylar karşı - sında beklediğimin tam tersi coşku veya hüzünler yaşa - yabileceğim gerçeğini öğretti bana. tam olarak nedenini anlayamamakla birlikte, yüreğimden yüzüme yansıyan tebessümün, olayın sıcaklığıyla verdiğim ilk tepki oldu - ğuna inanıyordum. o an gözlerimden yaşlar da akabilirdi. belki de, sonu ne olursa olsun, yapmam gerektiğine inan- dığımı yapmanın rahatlığındandı bu tebessüm. belki de gözyaşları çok geçmeden beni bulacaklardı. ne fark eder. o an tam olarak ne hissettiğimi betimleyemiyorum. daha önce yaşadığım benzer olaylardan yola çıkarak, sakinleş- tikten sonra bürünebileceğim hali tahmin etmem içime su serpiyordu. fakat bu anlık rahatlama, sezgilerimin beni yanıltma ihtimalleri, küçük de olsa, bu ihtimali hesaba kattığım vakit buharlaşıp yok oluyordu. suskunluğum bir kat daha artıyor, bundan kurtulmaya çalıştıkça yüreğim kekeliyordu. sıcağı sıcağına bir vicdan muhasebesine girip, içerisinde boğulmaktan ürküyordum, geçer not alamama kaygısından üreyen bir utangaçlık vardı. bir de sıkılganlık. Şu an dahi utanıyorum... sıkılıyorum... sıkıldığım için mi utanıyorum yoksa utandığım için mi sıkılıyorum bil- miyorum, ama utanıyorum, sıkılıyorum. paranoyak olmam takip ediliyor olmamı gerektirmiyor. hayallerimin gerçekleşmemesinin hayalperest olmamı engellenemediği gibi. terk edileli yıllar olmuştu, ben hâlâ geri döneceğini ve mutlu bir yuvamız olabileceğini hayal ediyordum. olacağını demiyorum, olabileceğini diyorum, çünkü ağzımda hâlâ ona giderken sarf ettiğim kelimelerin buruk tadı var. ama ben yine de ihtimal hesabı yapmaktan, bunun hayalini kurmaktan kendimi alıkoyamıyorum. bunu düşünmediğim gün yok gibi, bazen bir sinemada filmin en heyecanlı yerinde, bazen bir konserin final par- çasında aklıma geliyor. bazen bunu isteyerek yapıyorum, bazense canımı acıtıyor ama yapmaktan kaçamıyorum. kimi zamansa gerçekle yalan birbirine karışıyor, kimi zamansa ağzımdaki o buruk tat beni yok ediyor. rüya - larıma giriyor, rüyalarım da hayatıma. her şey birbirine karışıyor, rüya ile gerçek, hayal ile yaşantı. tek bir doğru olmalı. bütünü var veyahut hiç biri yok. ya gerçeğe çok benzeyen bir yalan ya da yalana çok benzeyen bir gerçek içerisindeyim… yalnızım. sadece yalnızlığım ile başbaşayım. yapacak bir şeyler arıyorum kendime. radyoyu açıp trt’de öğleden

sonra programını dinlemek, oyalanmak istiyorum. sesini de açabilirim istediğim kadar, rahatsız edebileceğim kimse de yok. radyonun yanına gidip açıyorum. bir şeyler ye - mek için mutfaktan ilk gözüme çarpanları tabağa koyup getiriyorum. yok, olmuyor, radyoda çalanlar hoşuma gitmiyor, açlığım bir anda yok oluyor... kapatıyorum tekrar. tabaktakilere dokunmadan, olduğu gibi mutfak masasına bırakıyorum. uyuyabilir miyim acaba…? sağa sola dönerek geçen bir vakitten sonra, bir şekilde dalıp gider miyim acaba? zamanın ortasında bir yerdeyim. bulunduğum yerin tam olarak neresi olduğunu tespit edemiyorum. bunun için bir hayli kafa yoruyorum ama başarılı olamayınca bırakıyorum. hangi zaman biriminde olduğumu bilme - diğim gibi, bulunduğum mekan hakkında da fikrim yok. gözlerimi kapatıp açıp ovuşturuyorum, içinde olduğum zaman ve mekanın, bir kabustan hayatıma zıplamış ola- bileceğinden de şüpheliyim. hayır, hayır bu bir kabus. gerçekten kabus mu acaba? yoksa yaşadığım zorluklar daha da mı arttı? her tarafımı saran bu çaresizlik, bir hayalet gibi beni hayatımı da mı takip ediyor? yoksa beynimde bir araya getirdiğim gerçekdışı olaylar, korkularım, kabusla- rım hepsi bir noktada buluşup üzerime mi geliyor? kimdir nedir bilmediğim, türlerini tespit edemediğim olgu ve bu olgulardan ürediklerine inandığım olayların odağındaki ben, neye ne kadar inanacağımı bilmiyorum. işte burada başlıyor soru işareti ile biten cümlelerin beynimin hüc - relerine düzenledikleri haçlı seferleri. yine kolumda acayip bir saat. bu galiba bir kabus ama uyanamıyorum ben. çabam boş. koşuyorum, durmadan koşuyorum. ayaklarımda hal kalmadı. ya da kalmaması gerekirdi bu kadar koşma sonucunda. ama nedense hâlâ koşabiliyorum. boyu gövdem kadar uzun sarı otları yara yara koşuyorum. kulaç atarmışçasına ellerimle yarıp açı- yorum onları bir bir. ilerliyorum, içimde gitgide büyüyen, uyuyan bir volkan iken uyanıp patlamasına az vakit kalan bir yanardağın fokurdamasından daha kuvvetli bir sıkıntı var. hâlâ koşuyorum, en sonunda yığılıp yerde kalacağım. sanırım yere düşersem bir mide bulantısını andıran sı - kıntımı da çıkartıp, biraz olsun rahatlayabilirim. bunlar sadece tahminlerim. kusup rahatlayacağımı bilebilsem, bir dakika daha durmam, ama sarhoş iken kusmak istediğim zamanlar nasıl başarısız oluyorsam, bu kez de öyle olacak gibi. yine nasıl oluyor da koşabiliyorum ellerimle açtı - ğım otların arasından? bunun bir sonu olmalı. mao’nun sözü geliyor aklıma ‘yol her zaman beklediğinden uzun sürer.’ tarlanın içerisinde, adımların en büyüğü ile koşuyo - rum. aynı soruyu defalarca tekrarlıyorum. kabusta mıyım, yoksa hayatımdaki dertler, problemler gitgide artıp ha - yatımı mı kabus etti? saat kaç ki? vakitten de haberim yok. ne vakitte nerede olması gerektiğini artık bilmeyen bir adam için, zaman kavramı da önemini yitiriyor. saate yine bakıyorum, anlıyorum ki unutkanlık da başlamış, kolumdaki saati görünce unutkanlığıma yandığım gibi, saati görmekten de o kadar memnun oluyorum. evet bu kolumdaki saate az evvel de -ne kadar az, neye göre az- baktım. bu saat benim geçen seferlerde kabuslarımda gördüğüm saatin aynısı. tamam işte bu kabus. Şimdi daha sakimim. yanardağ da galiba sakinleşiyor. ben daha sakin bir şekilde koşarken -hâlâ yorulmadım

ama sırını çözdüm; insan kabuslarda, rüyalarda yorulmu- yor- tarlanın sonu geldi. kulaçlarımla araladığım otlar son budu. tamam, düzlüğe çıktım. neden koşuyorum ki hâlâ? sanırım bu sarı otlardan, tarladan kurtulmak için başlamış olmalıyım koşmaya. tarlanın bitiminde büyük bir su birikintisi çıkıyor karşıma. geri dönemem, bir şekilde su birikintisini ekarte edip, düz, insan olan, daha normal bir mekana çıkma - lıyım. nefes nefese kalmışım. ellerimi diz kapaklarıma koyup eğiliyorum. bir maratoncunun, varış çizgisine vardığı zamanki kadar nefes nefesiyim -onlar nefeslerini kullanmayı bildikleri halde, televizyonda görürüm, nefes nefese kalırlar, ben nefesimi kullanmayı da bilmem.- doğrulup derin bir nefes alıyorum. tamam, bu kez daha iyiyim. suya sokuyorum ayağımı yavaş yavaş. yavaş yavaş suya soktuğum ayağım bir türlü yere basmıyor. yavaş yavaş sokmama tezat hızlı hızlı artan bir endişeye kapılıyorum. ayağımın suda kaybolduğunu gördükçe daha da ürperiyorum, çünkü geriye de dönemem artık. kim bilir, yorulmadan koşup açtığım yollar ne kadar uzun idi. tamam, yeniden sakin bir şekilde düşünmeliyim. iki elimle bacağımı çekip bir adım geriye gidiyorum. durup nefes alıyorum. tamam, bu sefer kulaçlarımı otları del - mek için değil de, yüzmek için kullanabilirim. en kötü ihtimali düşünüp ayağımla tekrar yokluyorum suyu. çok fazla derin ise yüzmek de karar kılıyorum. ayağım yere basmayınca, toprağa basan diğer ayağımı da suya sokup, derin bir nefes alıp tutuyorum. artık iki ayağım da suda. sadece iki ayağım mı? olamaz, bu su tahminimden daha da derin. gövdem suya gömülüyor. çöküyorum. evet, kulaç atmalıyım. bacaklarımı birleştirip kafamı eğersem, suyun üzerine çıkabilirim. ama teoride doğru olanı denesem de, pratikte sonuç alamıyorum. dibe gidiyorum dibe. bu arada nefesim nasıl oluyor da bitmiyor diye düşünmeye başladığımda, kafamda bir ışık yanıyor, bunun sebebi de yorulmamanın sebebi ile aynı. nefesiz kalmayacağımı bilmek, kolumdaki o saati görmek kadar rahatlatıyor beni. daha da dibe çöküyorum ama daha sakinim şu an. bana dakikalarca -belki daha çok, belki daha az- gelen bir süreden sonra dibe doğru olan yolculuğum sona eriyor, çünkü dibe vuruyorum. kuma oturup kalıyorum. nasıl çıkacağım, nasıl kurtulacağım diye düşünmeye başlıyo - rum. düşüncelerimin içerisinde kaybolmuşken, kirli su bir an koyu yeşil rengini bırakıp berrak bir hal alıyor. suyun içerisinde benden başka birinin daha olduğunu bana düşündüren, ufak ufak hava kabarcıkları görüyorum. kabarcıklar bana yaklaşıyor. gitgide daha da yaklaşıyor. yaklaşan kabarcıkların ardından, beyaz daire şeklinde bir nesnenin bana geldiğini görüyorum. daire küçülüp bü - yüyor. küçülüp büyürken de, bir sandalın denizde ilerken motorundan geride kalan köpüğünü andıran beyazlıklar yayılıyor. anlam veremiyorum gördüklerime. tuttuğum nefes hâlâ bitmiyor bu arada. biraz sonra bana daha da yakınlaşıyor ve ben anlıyorum ki, bu gördüğüm bir de - nizanası. aramızda bir kulaç kadar mesafe kala duruyor. “selam,” diyor. nefesimi tutuyorum, araya birkaç büyük es ekleyen denizanası, sessizliğini sonunda bir köşeye bırakıp, başlıyor ağır ağır konuşmaya. ses tonu yaşlı ve bilge biri kıvamında... “allah, sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bil - mediğiniz bir halde çıkardı. öyle iken size işitme, gözler

ve kalpler verdi ki, şükredesiniz,” dedi. kısık sesi daha kısılıyor ama söylediklerinin tamamını işitiyorum. bir denizanasının bana içerisinde anne, görmek, şükür etmek gibi olguların geçtiği bir cümle etmesi beni fazlaca etkili- yor. bir an düşününce, -heyecanımdan ve ürkekliğimden kaynaklanan bir unutkanlıktan olsa gerek- bu cümleyi daha önce kitapta okuduğumu anımsıyorum. araf suresi miydi, diyorum. aynı kısık, kısık olduğu kadar da mistik sesiyle, “nahl süresi 78. ayet,” diyor. devam ediyor, “beni bir denizanası olarak değil, bir anne olarak dinle, verece- ğim nasihati tut oğlum… birinin tabiatına uygun olan bir şey, başkasınınkine uymadığı gibi, birinin aklına uygun gelen bir şey başkasının aklına hiç uygun gelmeyebilir. ancak, akıl ile din birlikte, tam ve doğru bir vesika ve ölçü olur. her akıl değil, selîm olan akıl, hüccettir, doğru yolu gösterir. selîm olmayan akıllar, yanıldıkları için bir hakikati kabul etmeseler de kıymeti yoktur… neticede kısa ve öz söyleyeceğim şudur oğlum; sevdiğini sar, aklına verme zarar ve unutma ki allah’a şükür etmeyenler her zaman zarar ile kalkarlar… Şimdi senin buradan çıkmana yardımcı olacağım ve çıkmadan evvel verdiğim nasihat kadar değerli arkanda duran hazine sandığını da yanına al ve dediklerimi unutma…” ben büyük bir şaşkınlık, büyük bir sessizlik içerisinde iken, çöktüğüm dipten bir anda su üzerine çıkıyorum. hayat boyu bir daha dibe vurmamak için tanrıya dua ediyorum. elimdeki hazine sandığıyla suyun üzerine vurmamla, kıyıya çıkmam arasında çok vakit geçmiyor. bir anda, karaya çıktıkları zaman kendilerini çok mutlu hisseden denizcilerin duygularına ortak oluyorum. biraz nefesimi düzenlemeye çalıştıktan sonra büyük bir merakla sandığı aralıyor, denizanasından çok fazla etkilenmiş halde söylediklerini düşünürken, sandığı büyük bir hızla karış- tırmaya başlıyorum. gözüme ilk çarpan bir zarf oluyor. hemen açıp, okuyorum... aradan günler geçmişti. kendimi yavaş yavaş toparlıyor gibiydim ve hatta yatağa uzandıktan birkaç saat sonra uyuyabiliyordum bile. sabahladığım gecelerin sayısında fark edilir bir azalma vardı ki... bir gece. Şehre çöken karanlık sadece şehre çökmekle kalmamış, bir nefes gibi içime sızmış, ruhumu da sar - malamıştı. karanlık, şehre çökeli çok olmuş olmalıydı, her yer simsiyahtı, kör bir karanlık hakimdi. uykudan uyanmıştım, uykumu almıştım. saatime baktım, saatim- de yelkovan ve akrep yoktu, her zamankinden farksızdı tepkim; telaşlandım. anlaşılan yeni bir kabusun içerisinde bulmuştum kendimi. yarayı da görünce daha da emin oldum bir kabusun ortasında olduğuma. bir süre sonra yavaş yavaş korkutan olaylar da başlayacaktı. yine korka- cak, yine terler içerisinde uyanacak, yine gördüklerimin etkisinden günlerce kurtulamayacaktım. biliyordum ki, uyandığım vakit ilk iş olarak yine kolumdaki saati ve altındaki yarayı kontrol edecek, normale dönen saati ve yaranın yok olduğunu fark edebilecektim. yine başlamıştı zor geçecek dakikalar, kabus olduğunu bilsem de, her defasında daha çok ürperiyordum. ayaklarım bilmediğim bir sebepten harekete başlayıp, beni bilmediğim bir zaman diliminde, bilmediğim bir yöne doğru götürmeye başladılar ve kaybolmaya başladım kabusumun içerisinde… karşıma çıkan demir kapıyı iterek araladım, bu bir apartmanın kapısı idi. içeri girdim, apartmanın otomatı

yanıyordu, bir gece yarısında otomatın açık olması beni şüphelendirdi. bunun sebebini bilmiyorum ama sanki kabuslarım başladığında kendimi terk edilmiş bir şehirde gibi hissediyorum. fakat bu his çok geçmeden karşıma çı- kan gizem dolu kişiler tarafından yok ediliyordu. apartma- nın demir kapısını araladığımda, otomatın yanık olması bu yüzden beni şaşırtmış olmalıydı. önce apartmanın boş olabileceği gibi saçma fakat sebebini yine bilmediğim bir düşünceye kapıldım, ama neden boş olsun ki dedim ken- dime, sonrasında ise, bu saatte benden başka kim ayakta olabilir diye, aklımdan geçirdim. birkaç adımla koridoru bitirip asansöre geldim. kay - nağını bilmediğim bir güç ayaklarıma hükmedip beni asansöre bindirdi. en üst kata, sekizinci kata bastım. yüzümü çevirip asansörün aynasına baktım. büyük ayna- sının ortasında kıpkırmızı bir ruj izi gözüme çarptı. rujlu bir dudak tarafından tam ortasından öpülmüş aynadaki kendi görüntüme bakarken, yüzümdeki çizgilerin daha da derinleştiğini fark edip, hayatın beni ne kadar fazla yorduğunu düşünüp iç geçirdim. ben bu düşüncelerin böğründe iken asansör durdu ve kapısı aralandı, asansörün aralanan kapısından içeri girenin görüntüsü, aynadaki görüntüm ile karıştı. aynadaki birbirlerine karışan gö - rüntüler arasında kaldım, birbirlerine karışanlar sadece görüntüler değildi. küçük bir kedinin oynadığı yün yu - mağını karıştırıp, çözülmez bir düğüm halinde bırakma- sından farksız düğümlenmiş hayatım, yine karmakarışık bir kabus yaşatıyordu bana. aynadakinin saçları koyu kestane rengiydi. uzundu ve açık bırakılmıştı. kahverengi gözlerinde, daha önceden tanıdığı birini, hiç ummadığı bir anda görmüşlüğün ver- diği şaşkınlık ifadesi barındırıyordu. asansöre bindiği ilk anda, etli kırmızı dudakları dikkatimi çekmişti. öpülebilecek en güzel dudaklar onun dudaklarıydı sanki. öpüldükten sonra, öpenin dudaklarında eşsiz bir tat bırakacakmış gibiydiler. dudakları, bir mağazanın vitrinini tek başına doldurabilirdi. asansöre bindikten sonra, küçük asansöre yayılan koyuya, kızın etli dudakları arasından mırıldanarak çı - kardığı melodi eşlik ediyordu. ‘sweta kiss’. mırıldanarak söylüyordu. asansörün zemin kata inmesi için z yazılı düğmeye bastı. sekizinci kat ile z ışığı, yanan butonlardı. elinde pembe bir zarf tutuyordu. bastığım kata yaklaştığımızda asansörün aynasına dönükken, kapıdan tarafa döndüm. elindeki pembe zarfı yavaş yavaş sallıyor, dudaklarındaki melodiyi hiç kesmeden sürdürüyordu. gözlerime baktı. kahverengi gözlerindeki şaşkınlık bir anda gözlerinden sıkılıp bana atladı. üzerime bulaşan şaşkınlığa sebep, ilk andan beri dikkatimi çeken dudaklarından bana yönelen küçücük öpücüktü. öpücük o kadar küçüktü ki, emin olamadım bile. göz açıp kapatacak kadar küçük bir zaman diliminde dudaklarından çıkıp bana yönelen öpücük var mıydı, yok muydu? onu göremez olmuştum, baktı - ğımda sadece dudaklarını görüyordum. arzu uyandıran dudaklarından tahminimden de fazla mı etkilenmiştim ki, öpücük verdiğini hissediyordum. evet verdi, etli du - dakları, bir anda ufak bir hareketle melodiye ara verip, bana öpücük verdi. bunu gördüm. hayır ama! neden hiç tanımadığım biri bana gecenin bir yarısında öpücük versin ki? hayır vermedi. evet verdi. hayır! evet! saat kaç ki acaba? saatime bakmak geldi aklıma tekrar. baktım ve tekrar

anımsadım ki bu bir kabus... o zaman olabilir dedim, evet bana öpücük vermiş olabilir, çünkü benim kabuslarım hiçbir zaman mantık çerçevesi içerisinde ilerlemezler. gördüklerime inanamayıp mantık kurmaya çalışmaktan vazgeçmeliydim. belki insanlar kabuslarında da kimi za- man güzel anlar yaşayabilirler, diye düşündüm. gözlerimi ayıramadığım o etli pembe dudaklardan bana bir öpücük yola çıkmıştı bir kez, bekleyip gelişmeleri görmekten başka bir seçenek yoktu. ilk defa uyanmamak istedim. zaten istesem de uyanamazdım. bana gülümseyerek baktı, ufak bir hareket daha belirdi. hareketlerini olabildiğince yavaş yapıyordu sanki, bir film gibi yavaşlatılmıştı. bu kez, beliren hareketin odak noktası, kahverengi gözleriydi. gözünü kırparak bana, “hoşuna gider miydi bir öpücük?” dedi. evet, bu sorudan sonra öpücükten emin olabilirdim. bana bir öpücük göndermişti ve gözünü kırpıp hoşlanır mısın diye sormuştu. devamını istiyordum. etli dudakla- rıyla buluşmak, tadına bakmak mutlaka hoşuma giderdi. sorusuna, hareketlerindeki yavaşlığa zıt büyük bir hızla, büyük bir arzuyla, ses tonundaki yumuşaklığa, fısıldayışa tezat yüksek bir sesle, “evet,” dedim. gülümsedi, “hımm,” dedi. “aynadaki ruj izi bana ait, sende de bırakabilirim, dudaklarım deydiği yerlerde silinmez izler bırakır,” diye ekledi. elini aynadaki ruj izine sürmeye, silmeye çalışma- ya başladı. üzerinde pembe bir gecelik vardı. geceliğin kenarları bir oya ile işlenmişti. çok kalın ya da çok ince bir gecelik değildi. üzerine fanteziler kurulabilecek, içini gösterir türden bir gecelik hiç değildi. bu gecelik sanki masumiyet, sadelik katıyordu, sanki yatağından kalkmış, asansöre binmişti. fakat dudaklarına bakınca, birden masumiyetten uzaklaşıp kadınsılığa bürünüyordu. eliyle aynadaki ruj izini silmek istedi, yavaş hareketlerle elini ize sürterek, aynadaki izi yok etmeye uğraştı. hareketlerindeki yavaşlık sanki daha kadınsı, daha çekici kılıyordu onu. bu kez aynı yavaşlıkta aynayı silmek için uğraştığı elini ağzına götürdü, parmaklarını emdi. tekrar aynayı silmeye çalıştı. ve bana gülümseyerek, görüyorsun silinmiyor,” dedi. ellerini aynanın altına dayayıp, kalçalarını dışarıya çıkartarak eğildi. yavaş yavaş aynaya yaklaştı. geceliğinin altında gizlenen yuvarlak kalçaları gözüme ilişti. sadece dudaklara sahip değildi. saçlarını nasıl yüzünü gizlemek için açık bıraktıysa, aynı şekilde gizlenmesi gereken baş- ka yerlere de sahipti. yavaş hareketlerle aynaya daha da yaklaştı. ufak ufak, dilinin önce ucunu çıkartıp, aynadaki ize sürdü. herhangi birinin çıkartabileceğinden çok daha fazla dilini çıkartıp, aynanın ruj izi olan kısmını yaladı. bir kez daha başarısız oldu, iz aynı gücüyle aynada du - ruyordu, gücünü kaybeden bendim. düşebilirdim. yavaş yavaş eğildiği yerden kalkıp doğruldu. “o iz orada kala - cak, herkes sahibini merak edecek,” dedi. yavaşça sırtını asansörün bir köşesine dayayıp, parmağını açıp kapatarak bana gel işareti yaptı. yanaştım, dudaklarına dokundum. dudakları alev gibiydi, yanıyorlardı. emmeye başladı beni. nefes alamıyordum, kendimi bıraktım. elleri belimdeydi. sırtımdan usulca çıkıp, saçlarımın arasında dolaştı elleri. birden ellerini çekti üzerimden, dudaklarını ayırdı dudak- larımdan, elleri geceliğine gitti, göğüslerine denk gelen bir yerden, iki eliyle iki yakasından tutup sırtından geriye attı geceliğini. gecelik omuzlarından geriye düşerken, üzerinde hiç bir şey olmayan diri bir vücut ortaya çıktı. tam o anda asansör z katında durdu. gecelik omuzlarından kayıp, kollarından yere düştü, çıplak ayaklarıyla geceliğini ezip

kapıya yanaştı, “ben inmem gereken kata geldim, inme- liyim,” dedi. hiçbir şey dememe fırsat kalmadan kapıyı açtı ve “bir dahaki sefere,” dedi. yok oldu. tam olanlara akıl erdirme çabası, dudaklardan ve diri vücuttan mahrum kalmanın üzüntüsü içerisinde iken, kapıyı kapatmasının üzerinden saniyeler sonra tekrar kapıyı açtı ve “ben de bu zarfı postaya atacaktım, fakat seni gördüm artık postaneye gerek yok, sana vereyim,” diyerek zarfı uzattı. zarfı aldıktan sonra kapı kapandı, asansör tekrar sekizinci kata çıkmaya başladı. zaman kaybetmeden zarfın kapağını araladım. günler geçiyor. her yeni gün ise bir öncekinin tekrarı. her gün aynı soruları kendime soruyor, aynı şekilde ce - vapsız bırakıyorum. boğuluyorum ben. nefes alamıyorum. sahip olduklarımı elden çıkartmaya hazırım. bedenimi de. daha önce denedim olmadı. yapamıyorum. her gece, insanlar ertesi günlerine hazırlanırken, uzun yürüyüşlere çıkıyorum. uzaklarda kalmış, sayıları az, de- ğerleri fazla; geçmişimdeki aşk dolu günlerime. sevdikleri- mi özlüyorum. kadınları. kadınları derken öyle bir düzine değil. biri karım, yani eski karım, diğeri annem. kaostan kaçıyorum. arkama bakmadan ilerliyorum. birden, ansızın karşıma sevdiğim iki kadından biri çıkar mı diye koşar adım kaçıyorum. biri derken bile hayal - lerime gem vuruyorum, sevdiklerim demekten kaçınıp daha mütevazı bir halde, beklentilerimi sınırlıyorum. bu canımı yaksa da, umduklarımı kısıtlamak bile umutlarımı yeşertmiyor. umutlarım birer birer can çekişiyor. yere kapanıp ağlarken buluyorum kendimi. gitgide her şey rengini kaybediyor. gözlerime ince bir perde geriyor hayat. anım- samak istediklerimi anımsıyorum. hiç bir şey düşünemez oluyorum. karımdan -eski karım- uzaklaşıyorum. eski demek her zaman zor geldi bana. yok oluyor. yüzü silini- yor. düşlemek istiyorum, yüzü gözümün önüne gelmiyor. tarifsiz bir ağrı beynime hükmediyor. ışıklarını kapatıyo- rum odanın. derinden gelen uğultu gittikçe güçleniyor. yok, karanlık istemiyorum ben. ışıklarını yakıyorum tüm evin. oradan oraya koşuyorum, yüzü gözümün önüne gelmiyor. kaldırıp sakladığım fotoğrafları çıkartıp kuca - ğıma koyuyorum. bu kadın benim aşık olduğum kadın değil. sadece eski bir dost... oysaki bir yıl oldu. yok yok, bir buçuk. evet, gideli daha iki yıl olmadı. arda kalanlara bakıyorum da, iki sevgiliden çok daha başkayız bugün. kucağımdakileri tek hamlede fırlatıp atıyorum. yüzü - mü örtüyorum ellerimle, gözyaşlarım durmuyor. annemi istiyorum, onun sıcak koynunu, sarılmak uyumak ve unutmak... gücüm tükeniyor. lambaları kapatacak kuvvetim kalmıyor. kıvrılıp kalıyorum bulunduğum yerde. bir an gözlerimin kapandığını anımsıyorum, bir an açıldığını, arada geçen zaman uykuda geçti sanırım, tam olarak kestiremiyorum. yine bir kabusun içindeyim, bunu tahmin ediyorum. ama gözlerimi araladığımda hâlâ kendimden geçtiğim yerdeyim. acaba kabus mu? kalkmak istiyorum ama kal- kamıyorum. ayaklarımın yorgunluğundan mıdır acaba kalkamamam? tüm gücümü topluyorum, son bir gayret gösteriyorum. çabalarım çaresiz. sanırım hâlâ uykudayım, bu da bir kabus. çok acı çekiyorum ama bunların hepsi ka- busta oluyor. acı içinde kıvranıyorum. vücudumun her bir noktası ıstırap içersinde. sızmadan önce üzerimdeki yor- gunluk, kırgınlık milyonlarca kez artmış. beynim infilak

edecek gibi. dayanamıyorum çektiğim acılara. beynimin içerisinde, hücrelerimde biri var. topuklu ayakkabı giymiş, bir köşeden bir köşeye koşuyor, çok gürültü çıkartıyor. elinde balyoz, hücrelerimi kırmak, duvarlarımı yıkmak istiyor. güçlü bir el boğazıma sarılmış, var gücüyle boğa- zımı sıkıyor. hiç hareket edemiyorum, “yardım yardım! diye bağırmama rağmen sesim az ve boğuk çıkıyor. onu göremiyorum ama hissediyorum. gözümle göremediğim, elimle tutamadığım, fakat kuvvetini boğazımda hissetti- ğim biri. en sonunda zihnimi kaybetmeye başladığımı hissediyorum. biraz daha gayret göstermeliyim, biraz daha… aslında sanki acılarım gitgide hafifliyor, azalıyor… peki o hücrelerimi kırmak, duvarlarımı yıkmak için bey- nimde gezinen nerede, bana verdiği acılar nerede…? saat kaç? gücümü birden bire toplamışçasına kolumu kaldı - rıyorum, saate bakıyorum, kolumda saat yok. kolumda sadece büyük bir yara izi var. sanırım az önce çektiğim acılar da bir yanılgıydı. birdenbire, bir bıçak kesiği gibi yok olmaları mümkün mü yoksa? yok yok, bunlar acı değildi. korku ve endişe tüm bedenimi kapladı. korku içindeki bedenim, korkularımla yüzleşmekten kaçıp, korkularına acı kostümü giydirmiş. peki bu bir kabussa, kolumda neden saat yok? saat yok ama yara var. uyanmak istiyo - rum, delireceğim… evet evet uykudayım, sadece uykuda olsam yine iyi, kabustayım hatta. çok istememe rağmen bir türlü kabustan uyanamıyorum. birden annemi odamın kapısında bana bakarken görüyorum ve hızla yaklaşıyor. gözümü aralayıp baktığımda, kapıda beliren gölgenin kime ait olduğuna dair zihnimdeki soru işareti gidiyor. seviniyorum. bir anda yatağımın başucuna geliyor ve tek bir cümle ediyor, “yarın öleceksin,” ve geldiği gibi hızlı bir şekilde odadan çıkıp kayboluyor. ben tüm enerjimi harcayarak yataktan çok zor da olsa kalkıyorum. o anda, beni boğan şey iyice zarar vermeye başlıyor, beynimi yiti- riyorum. bir an yürüyen bir et parçası gibi hissediyorum kendimi. sonra bulunduğum oda dönmeye başlıyor, iyice zihnimi kaybedip, kahkaha sesleri duymaya başlıyorum. delirmekten çok korkuyorum. yoksa delirdim mi? sesim çıkmadığı halde, “yardım yardım,” diye sayıklıyorum. sonra birden ağzım yamuluyor! bir yandan beni bir güç boğazlıyor, hareket etmemi engelliyor. çok yavaş ve zor ha- reket ediyorum; odamdan çıkmaya, annemi bulup yardım istemeye çalışıyorum. en sonunda delireceğim diye iyice korkuyorum. yoksa karabasan denilen şey bu mu? buysa dua okumalıyım. fakat bir türlü dua okuyamıyorum. du- aların kelimeleri birbirine karışıyor ve anlamsız anlamsız kelimeler çıkıyor ağzımdan. en sonunda konsantre olup okumaya başlıyorum fakat beni boğazlayan kuvvet ağzımı açmama izin vermiyor. o göremediğim varlığa “tamam, dua okumayacağım,” diyorum, biraz serbest bırakıyor. Şimdi daha rahatım. sonra, en sonunda, zorlukla annemin odasını buluyorum. annem yataklarda yatıyor. artık daya- nacak gücüm kalmamış, “anne, anne,” diye sayıklayarak annemin yatağına çok az bir mesafe kala yere yığılıyorum. “yardım, yardım!” diye bağırmama rağmen, uykusundan uyandırmayı bir türlü başaramıyorum. sesim çok az çıkı- yor. en sonunda annem uyanıp, beni görmeden yanımdan yürüyerek geçip gidiyor. az bir vakit sonra annem odasına geri dönüp, yerde olduğumu fark ediyor. hafifçe, ”canım, korkma ben yanındayım,” diyor ve ardından eliyle başımı okşuyor. bir anda bütün acılarım bitmiş, ayağa kalkmış, normal halime dönüyorum. beni boğan o şey artık hiç bir

şey yapmıyor, annemin uykusu gelmiş ve elini başımdan çekip yatağına yatıyor. ben, annem elini başımdan çektiği an yere yığılıyor ve tekrar görünmez gücü boğazımda hissediyorum. “yardım, yardım!” diye tekrar bağırmaya başlamama rağmen annem uyanmıyor. bu yaşananlar ne kadar da yordu beni; bir an acı çekiyor, bir an acılarımdan kurtuluyordum, bir an boğulacağımı hissediyor, bir an nefesim normale dönüyor rahatlıyorum. annem defalarca bağırmama rağmen uyanmıyor, tam bütün gücüm azaldığı vakit uyanıyor, beni görmeden yanımdan geçip gidiyor, dönüp, şefkatli elleriyle başımı okşuyor; fakat tekrar kendisini uykuya teslim edip beni yalnız bırakıyor. acılarım yeniden diriliyor, boğazımdaki el tekrar eski gücüne dönüyor, tekrar “yardım!“ dilendim, bağırıyorum, kısık sesime can vermek istiyorum, sesim kısıldıkça, kal- bim de daha yavaş atıyor, tekleyip yolda kalacak bir araba gibiyim, yakıt bitiyor. son kez, inleyen, kısık, güçsüz bir sesle anneme sesleniyorum. annemin sırtı bana dönük, usul usul dönüp, önce tekini sonra diğerini yavaş yavaş aralayıp, uykulu gözlerle bakıyor. “saat kaç, görmüyor musun, bütün gece uyumadım. o mektubu okudum,” diyor. bana doğru çevirip işaret ettiği saati görüp, o an di- riliyorum! kolundaki saat, benim kabuslarımın demirbaşı, yelkovanı ve akrebi olmayan saat, bu kez onun kolunda. “hangi mektup?” diyorum, “tuvalet masası aynasının önünde,” diyor. kendimi zorlayıp ayağa kalkıyor, mek - tubu elime alıyorum. güneş doğuyor artık, sabah oluyor, perdeden sızan ışık ile okumaya başlıyorum mektubu.

günler içki ve tütün doluydu. evden sadece bak- kala gitmek için çıkıyordum. her köşede boş bira şişeleri, tepeleme izmarit dolu küllükler vardı. bir vakit tütün çaresiz kaldı. tekrar evlenmeden önceki sadık dostuma döndüm. ot. kalın sarıyordum, çok kalın. çekiyordum. derinden derinden... birden değişti her şey. her şey berraklaştı. her ayrıntı gö - zümün önündeydi. her gördüğüm kabus. her biri kolumdaki saatle başlayan, birileri tarafından elime tutuşturulan mektupla son bulan. bütün kabusları- mı kağıtlara döktüm. evin her tarafına bu kağıtları astım. aslında kurgu ile gerçek karışmıştı. belki de bu, içinde bulunduğum an dahi kurmacaydı. fark ettim ki, aslında çok sık görmüyormuşum kabusları ben. tek tek her birini takvimden işaretledim. bütün bunların bir anlamı olmalıydı. kabusların sonunda okumaya başladığım her mektup, “biliyor musun” diye sonlanıyordu. neyi, neyi biliyor muyum? bütün bunların bir şifresi olduğunu düşünmeye başladım ve o büyük gün çıkıp geliverdi. fark ettim. her aya bir kabus düşüyordu. her ayın farklı bir günü işaretliydi takvimde. her kabus gördüğüm günü takvimde koyu koyu karalamıştım. her ay bir kabus. her ayın farklı bir günü bir kabus. hiç biri aynı gün değildi. 6 mart 2001 diyarbakır’da kahvedeyim. 29 nisan 2001 denizanası, 12 mayıs 2001 asansör, 14 haziran 2001 annem... bu tarihlerin her biri bir şey anlatıyor olmalıydı. günlerce takvimin önünde durup düşündüm. bir şifre lazımdı bana. artık neden görmüyordum ben kabus? yoksa bu muydu yeni kabusum? biliyor musun? biliyor musun? biliyor musun? neyi, neyi biliyor musun? bilmem gereken ne? her biri eski karım -eski diyebiliyorum artık- tarafından kaleme alınmış mektupların, bilip bilmediğimi sorguladığı neydi? bunun bir çıkışı olmalıydı. takvimin önünde geçen onca zaman - dan sonra 6, 29, 12, 14 rakamlarına kilitlendiğim günlerin ümitsiz bir anında gerçek çıkagelip, giz

perdesini yerle bir etti. 6= e 29=z 12=i 14=k. her bir rakam eşittir bir harf. biliyor musun, eziksin. eski karım kabuslarıma girip bu ayrılığın sebebini tek bir kelimeyle açıklıyor, bütün serinkanlılığıyla beni giyotine gönderiyordu. eziktim, babam beni sevdiğini hiç söylemediği için. kardeşim benimle oynamayıp komşunun oğluyla maç yaptığı için, okulda teneffüslerde bahçenin bir köşesinde tek başıma zilin çalmasını beklediğim için, hep buhranlı kızlara aşık olduğum için. ve hep terk edilmekten ürküp, karımla aramız - daki sorunları aşamadığım için. kapıyı çarpıp gittiği o gün, tüm ezikliğimi yendiğimi düşünüp, ilk defa onunla konuşmayı deneyip, kendi ağırlığım altında ezildiğim için. günler, geceler, aylar, geriye döndüğüm terapis- tim, yeniden okumaya başladığım kitaplarım, evin yakınındaki sahada mahalleli çocuklarla yapmaya başladığım basket maçları, tekrar okul yıllarımdaki gibi kütüphaneler. kütüphanedeyim, kitap okuyorum, öyle bir dalmışım ki, birden kütüphanecinin boşaltıyoruz demesiyle kendime geldim. saate baktım. gözlerimi ovuşturdum. gördüğümden emin olamadım. hayat ellerlimden akıyordu. hayat bir satranç maçı gibiydi. çaresizce yapılan hamle sadece ma - çın uzamasına yarıyordu. kazanan taraf çoktan belliydi. derin derin… derin... derin... “hadi derin, kaldır kafanı yaa... bak şunların güzelliğine,” dedi. “pencereye güvercin kon- du. bak şunlara derin. uyan. derin, derin derin... annem derdi ki, güvercin müjdeli haberdir, bugün iyi bir haber alacağız. bak ekmekleri ufaladım. uyan da güvercinlere ekmek verelim. derin… derin… derin.” çalar saatin çalmasıyla, yastığa gömülen kafamı kal - dırıyorum. uyan diyen sadece saat. bir başımayım. doğ - rulup kalkıyorum yataktan, ayağımı atıyorum, terliğin tekini takıyorum, yatağın altına kaçan diğer teki uzanıp alıyorum. çift kişilik yataktan bir başıma çıkıyorum. yabancı olduğum bu şehirde benden başka yeni bir ya - bancı dahi yok yakınlaşabileceğim. hiç sevişmedim bu şehirde, hiç kavga da etmedim. aileme yüz kilometre uzaktayım. arabama atlayıp gidiyorum, gidesim gelirse... yataktan doğrulmak yetmiyor kendimi doğrultmaya, alkol sınırını aştığım gecenin ardından. olsun varsın, son

iki saati hatırlamıyorum dün geceye dair, bu her şeye değer... telesekreterin yanıp yanıp sönen ışığı, üç yeni mesaj olduğunun habercisi. dinliyorum. “anne... babam izin verdi, doğum günüme sen de gelebilirsin, ara beni, anne çok özledim seni.” “alooo, derin, adam yaptığın işin parasını hesabına geçirdiğini söyledi, kontrol et...” “derin ne haber, öğlen yemeğe çıkalım diyecektim sevgili kuzenime ama telefonu açmadığına göre evde değilsin, ara beni tatlım, öpüyorum kocaman...” mesajlar bitiyor. tek hamlede geceliğimi üzerimden söküp, yatağa fırlatıyorum. duşun yolunu tutuyorum. tüm insanlar bana yakınken, nasıl da uzağım onlara ben diyorum yine. yine diyorum, yineliyorum, durmadan tekrarlıyorum bunu... epeyce büyük bir aileyiz. annem, babam hariç tüm akrabalarım burada, hep yan yanayız. babacığım, güzel babacığım, o da çok uzak sayılmaz, dediğim gibi, aklıma estikten sonra bir saat mesafe. ama ben hiç sevişmedim bu şehirde, hiç kavga da etmedim. ilk başta sıcak suyu açıyorum, tüm yorgunluğum buharlaşıyor, ardından sıcağı sonuna kadar kısıyorum, soğuk suyla ayılıyorum. kurulanıp, elime ilk gelenleri çekiyorum üzerime. siyah bir etek, bej v yaka bluz ve üzerine sevmesem de eteğin takımı olan ceketi giyip, çıkıyorum evden. on dakika sonra bürodayım. masama oturmamla, bunaltı elini boğazıma atıyor ve önce boğazımda parmaklarının izi çıkana dek kalıyor, ötesinde tüm bedenimi okşuyor. önce sert, sonra yumu- şak. çayımı yudumlarken, her sıradan günün sabahında olduğu gibi, elim, ilk olarak bilgisayarın düğmesine gidi- yor, kalabalık ofiste sabah mahmurluğu atlatanların her birinin çenesine tükenmeyen bir enerji siniyor; sabahın köründe damardan enjekte ettirdikleri güç iksiri tesirini gösteriyor olmalı ki, ofisin uğultusu her geçen saniye kat be kat artıyor. “derin,” diyor, yüzündeki yedi yüz elli gram makyajına sahtekar bir gülümseme ilave ederek yan masadan arkada- şım. “dünkü diziyi izledin mi?” “hangisini?” “Şu mardinli kızın dizisi var ya...” ekrana fokuslanmış bakışlarım yavaş yavaş gözçukurlarımı eşeliyor, gözbebeklerim, gözkapak- larıma sesleniyorlar, kepenklerimi kapatmamı istiyorlar... kapanmak, bir daha açılmamak üzere... hemen terapiye başlıyorum, sakin ol bir, sakin ol iki, sakin ol üç... başımı kaldırıp yan masaya çeviriyorum, “yedi yüz elli gram boya sürmüşsün suratına ama içinden suratına yansıyan boku kapamayı becerememişsin,” diyorum kadına... “derin,” diyor, yüzündeki yedi yüz elli gram makyajına sahtekar bir gülümseme ilave ederek yan masadan arka - daşım. “derin, dünkü diziyi izledin mi?” diyor, “hangi - sini?” diyorum. “Şu mardinli kızın dizisi var ya,” diyor, hayatında diziden başka bir gerçek olmayan kadına, tam gerçeği söyleyecekken, kadının suratında olmasa da olacak makyajından bir yüz gram alıp, yalanıma buluyorum. tamam, oldu diyorum, tam istediği gibi pembe bir yalan. “evet izledim, çok iyiydi.” patron çağırıyor diyorlar, masamdan kalkıyorum, uğultu kulaklarımda halay çekerken, adamın kapısını çalıp içeri giriyorum. masasındaki evraklardan kaldırıyor başını, “buyur otur,” diyor masanın önündeki deri koltu- ğu işaret ederek, kravatını gevşetiyor, “ne içersin?” diyor, bir şey almayayım diyecek oluyorum ki, kulağımdaki halay başının elindeki mendili sallamaktan vazgeçtiğini görüyorum. içerideki uğultu geliyor aklıma. nefeslen - mek istiyorum, “siz ne alırsanız?” diyorum. “kahve,”

diyor. telefonu kaldırıyor, içeriye iki kahve için talimat veriyor... “derinciğim, nasıl gidiyor işler?” diyerek lafa başlıyor. deri koltuğa kıçımı yerleştiriyorum, bacak bacak üstüne atıyorum. bu arada gözleri bacağımı kaldırmamla aralanan yırtmacıma saplanıyor. odanın kapısı tıklanıyor hafifçe, içeri kahvelerimiz giriyor, masasına bırakacakken kahvesini, “sehpaya bırak,” diyor kadına, “karşılıklı içelim derin’le.” zaten karşılıklıyken, daha da yaklaşıyoruz. ma- sasından kalkıyor patron, gelip tam karşımdaki koltuğa seriliyor. elini pergelmişçesine geniş açıyla açıp, fincanı alıyor sehpadan. ağzına götürmek için fincanı yaklaştı - rırken, başını eğiyor aynı anda. kahveden yudum alırken gözleri usul usul tırmanıyor üzerimde, göğüslerime demir atıyor bakışları. bakışlarını yakalıyorum tam göğüs uçlarımda. önce sertleşiyor göğüslerim. bir buz kalıbını bastırıyor sanki göğüs uçlarıma bakışlarıyla. irkiliyorum, bir an olsun gözleri kaymıyor odaklandıkları noktadan. daha da irki- liyorum. uyarıyor beni... bakışlarını yakalıyorum tam göğüs uçlarımda, elimi atıyorum. hemen terapiye başlıyorum, sakin ol bir, sakin ol iki, sakin ol üç... avuçlarımın arasına alıyorum. kapa- tıp, var gücümle sıkıyorum. tırnaklarımı geçiriyorum, kanıyorlar. un ufak oluyor ellerimde bakışları. gözlerinin içine bakıyorum. sıktığım elimi kaldırıyorum, kaşlarımı çatıp daha da sert bakıyorum gözlerinin içine, tüm dikkati dağılıyor, sersemleşiyor bir an, havada sıktığım yumruğa çeviriyor kaldırıp başını, dişlerimi sıkıyorum, gıcırdıyorlar. gıcırtı dişlerimin arasından sıyrılıp, önce yere vuruyor, yerden yansıyıp duvara. daha da sıkıyorum yumruğumu, tırnaklarıma daha da kan bulaşıyor ve bileklerimden sı - zıyor. açıyorum en sonunda elimi, yere döküyorum toz haline dönüşmüş bakışlarını, topuğumla da eziyorum. odanın kapısı tıklanıyor hafifçe, içeri kahvelerimiz gi- riyor, masasına bırakacakken kahvesini, “sehpaya bırak,” diyor kadına, “karşılıklı içelim derin’le.” masasından kalkıyor patron, gelip tam karşımdaki koltuğa seriliyor, elini pergelmişçesine geniş açıyla açıp fincanı alıyor seh- padan. “derin,” diyor, “biliyorum var gücünle çalışıyorsun ama bu arada ek mesai yapmamız gerekiyor, bunun için çağırdım seni.” “peki,” diyorum, “peki peki.” bir bu ek- sikti. daha fazla mesai, daha fazla gürültü, daha da halay. “peki,” diyorum. bu peki, siktir git manasındaki pekiden. “derin,” diyor, “biliyorum var gücünle çalışıyorsun ama bu arada ek mesai yapmamız gerekiyor.” “anlıyorum,” diyorum gülümseyerek, “siz merak etmeyin, bence sorun yok. içinizi rahat tutun.” kahvemizi bitirdiğimiz vakit müsaade istiyorum. yeterince nefeslenmenin ardından masama dönüyorum. cep telefonuma gidiyor elim, öğle arası kuzenle sözle- şiyoruz yemek yemek üzere. beş on dakika gecikmeyle de olsa, konuştuğumuz yere vardığımda, her zamankinden siparişleri vermiş, beni beklerken buluyorum onu. iyi geli- yor onunla laflamak. hafta sonunda onun halası ve annem olan güzel kadınla konuşmalarını anlatıyor. gülüyoruz bol bol... “hafta sonu kahvaltıya gel,” diyor. iki en fazla üç büyük saniye susuyorum. “ha...” nasıl hayır diyebilirim! “ha... evet, iyi olur,” diyorum. öpüşüp vedalaşıyoruz... bü- roya dönüyorum. tüm öğleden sonra kafamı kaldırmadan çalışıyorum. mesaide hiç konuşmuyorum. akşam oluyor, kendimi sürükleye sürükleye eve atıyo- rum. birkaç lokma atıştırıyorum. sabah düzeltilmeden

terk edilmiş yatağımla buluşuyorum. yastığa gömüyorum kafamı. yine her geceki adam geliyor başucuma. saçlarımı okşuyor, yüzümü seviyor. sonra yüreğimi alıyor ellerinin arasına. pırpır eden, küçücük bir kuş yavrusu gibi yüre - ğim. yavaş yavaş seviyor. her gece yaptığı gibi. daha odama girmeden evvel, eline aldığı kutudan çıkartarak, üzerin - deki kağıdını açıp orta parmağı ile yüzük parmağı arasına yerleştirmiş olduğu jileti bastırıyor yüreğime. sonra bir an bastırmayı kesip, elinden kayan jiletin yerini sağlamlaş - tırıyor. diline götürüyor elini, siyah kemik gözlükleriyle oynuyor bir an. sonra okşuyor yüreğimi. jileti batırıyor. kanıyor yüreğim. kanıyor ama sızlamıyor. ne yüreğim, ne de derinlerdeki yalnızlığım. uyuyakalıyorum... “derin… derin... derin... hadi derin kaldır kafanı yaa... bak şunların güzelliğine,” dedi. “pencereye güvercin kondu. bak şunlara derin. uyan. derin, derin derin... annem derdi ki, güver- cin müjdeli haberdir, bugün iyi bir haber alacağız. bak ekmekleri ufaladım. uyan da güvercinlere ekmek verelim. derin… derin… derin...” çalar saatin çalmasıyla yastığa gömülen kafamı kaldırıyorum. uyan diyen, sadece saat.

← Tüm öyküler