KAYBETME HIRSI · ÖYKÜ

Aşk ve Etik

cinayet saatinden on dakika evveli… “biliyorum,” dedi, “kafandaki sonsuz döngüleri kesmek istiyorsun. kolundaki kazağı sıvayıp, kıllarını okşadıktan sonra, gözüne kestirdiği yerden jileti basan biri, damar - larından sızan kana kılları bulandığı vakit, jiletin incecik kesiğinden gelen kan öyle tatlı bir sızlama bırakır ki, işte o vakit zaman durur, objeler hareketlerini yitirir; acı, tat verir. işte o sızlamanın yüz bin mislini göğüs kafesinin içerisinde hissediyorsun, anlıyorum. ama sen anlamıyorsun… olay, çok basit,” dedi, “ama sen anlamak istemiyor - sun… peki ben anlatıyım sana. sen hiç cevabını verdin mi şu sorunun kendine; sen kendine bile yalan atan bir şarlatan mısın, yoksa bir kadının ardından gam tutup, derde kedere boyun eğen bir dahi mi? söyle bunu… söyle… söyle!” devam etti, “peki sen, sen ondan sevgi dilenirken anım- sıyor musun sana geldiği günü; peki ya sen hâlâ ondan

sevgi dilenirken kendinden utanmıyor musun? sana bir şey söyleyeyim mi, sen evrene gelmiş en büyük acizsin… sana gelmeden önce kızın yaşadıklarını anımsa, geri dönüşünü, senden öncekine, hayatını darmadağın edene. bu bir geri dönüş değildi. bu yenilginin kabullenilip isya- na dönüştürülmesi durumuydu. labirentin son düzlüğü değildi gelinen nokta, yanlış bir sapaktan çıkmaz bir yola girişti ki, o ince daracık labirent duvarları arasında u çe- kebilmek hiç de kolay olmayacaktı sonrasında.” kızın eli cep telefonuna gitmedi mi? o eski aşkına, senden öncekine, o tüm yenilgilerindeki rakibine, o tüm beyaz bayraklarını kana bulayana, o tüm cümlelerindeki iyelik ekine mesaj atmak için. ikisi de sözde sahip oldukla- rını sandıkları, gerçekte ise her zaman mahkum oldukları gururlarına sahip çıkıp, ortada buluşmadılar mı; a ve b kentlerinin ortasındaki c kentinde. oysaki fiziksel gerçek- ler, kimyasal olgularını yalanlarcasına boş kalmıştı. hiçbir zaman da ortada buluşamadılar. sonra bitti. kız sonra yıllarca kendine gelemedi, adamsa hiç adam olamadı. kız kötü gidişe dur demek için tüm gücünü topladı, zarı attı, -sana verdi, unutma sen almadın, o verdi- kadın oldu. sonra öğrendi ki, anatominin, analitik düşünceye katkısı yok imiş. ve senden alacaklarını aldıktan sonra, daha senin ko - kun teninde iken, kadının bir gün eli telefona gitti. daha güçlenmiş hissediyordu kendisini. aradan yıllar, bir büyük devrim, doğabilme ihtimali son anda sıfırlanmış bebe - ğiniz, sen, senin hayatın geçti. tekrarladı aynı hamleyi, bu sefer labirentin sonunu gördü. tüm çabası labirentin sonundaki peynire ulaşabilmekti. ulaşabildi mi, gerçekten peynir miydi o, yoksa fare zehri mi? orası kadın gibi soru işareti olarak kaldı. peki devrim…? evet, bu devrimde de kan vardı, tüm devrimler gibi. sen bu devrimin liderisin, o değil… ama devrik bir lidersin sen. tüm orospu çocukları gibi. özgüven eksikliği çaresizlik, çaresizlikse onarımı çok güç bir hüzün oluşturmuşsa, bunların hepsini senin gözlerinde çözen kadın artık hiç üzülmüyor ve üzüntün oluyorsa, kendi evinde aşka farklı yenilmişsindir. tek tesellin, aşık olabilecek ve hatta kadının lekelediği aşka, kadına inan- masan da, aşka olan inancını koruyarak sahip çıkabilecek kadar büyük bir yüreğe sahip olduğundur. bu da teselli etmeye yetmedi seni, çünkü hayatın herhangi bir evre - sinde ne aşk, ne aşkın, ne de zarın sahibi için kendinden vermeye değmezdi. sen yanlış yoldasın. gidebileceğin tüm yollar yanlış ar- tık. en kısa yolu bulmalısın. en kısa ve yanlışların doğruya en yakını hangisi senin için, bilmiyorsun. ya erken geldin onu beklemek için, ya da kısa sandığın yol sandığın kadar kısa olmadığından, ona geç kalmışsın. o ne ki…? o, önce kendini öldürmelisin sonra kadını… elindeki boş maki- neyi adam kafana daya, kadını vur. kadının cesedini, kızı ilk öptüğün parka götürüp toprakla ört. unutma, kadının başucuna zarı da göm… tüm bu konuşmaların bir gece öncesinde… adam, uzandığı yatakta, dedi ki, “Şiddet, şiddet neden çözümsüzlüğe iten ve hatta hızlandıran bir katalizör ol - muştu ki? ona uyguladığım şiddet, aslında çekip gitmek için karar kılmış kadını haklıya çıkarmaktan öteye gide- bilmiş miydi? oysa ki, şiddet her toplum örgütü ve hatta her toplum bireyi tarafından şiddetle reddediliyorsa da, ki hiçbir zaman toplumsal olamamış biri olarak, toplumsal

kaygılarım olamaz, neden başucumdaki kitabın enfal süresinde, ‘baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz ki allah onların yaptıklarını hak - kıyla görendir,’ diyordu…?” adam, uzandığı yatakta düşünmeye devam etti, kendi- siyle konuşmaya da, dedi ki, “neden uğruna haçlı seferleri düzenlenmiş kitap, luka: 12/49, 51, 53: ‘ben dünyaya ateş atmaya geldim. Şimdiden tutuşmuş ise daha ne isterim... dünyaya selamet getirmeye mi geldim sanıyorsunuz? size derim ki, hayır; fakat daha doğrusu, ayrılık getirmeye geldim!’ diyordu…” dedi ki adam, tevrat’ın 1 krallar, bap 2: 12-46 ayetin- deki şiddet, sonra süleyman’ın asıp kesmesini, annesini haşlamasını anlatır ki, tahta çıkar çıkmaz süleyman’ın ilk işi, mevcudiyetinden korktuğu kişileri ortadan yok etmek olur. bu yok ettiklerinin başında adoniya gelir. oysa ki adoniya, büyük bir olgunlukla süleyman’ın kral olmasına razı olmuş, karışıklık çıkarmadan tahtı ona bı- rakmıştır. bu itibarla, öldürülmesi için ortada bir sebep yoktur. adoniya’nın bu olan bitenlerden muhtemelen haberi yoktur; nitekim bat-seba’ya başvurur ve sunemli abisag’in kendisine eş olarak verilmesine aracı olmasını diler. abisag, davud’un koynuna sokulan kızlardan biridir. adoniya, büyük babası davud’un koyun koyuna yattığı (fakat kudretsizlik nedeniyle cinsi münasebette buluna - madığı) kadınla, yani abisag ile evlenmek hevesindedir. bat-seba bu dileği hoş karşılar ve oğluna, yani süleyman’a durumu anlatır; ondan evliliğe razı olmasını ister. fakat süleyman bunu duyunca öfkelenir, küplere biner ve böyle bir işe aracı oldu diye anasına kızar. fakat öfkesini ala - maz ve abisag ile evlenmek arzusundan başka bir günahı olmayan adoniya’yi öldürtür. daha sonra, adoniya’nın krallık hevesine yardımcı oldu diye yaob’i yok eder. çok geçmeden simei’nin kafasını kestirtir… hhikaye böyle devam eder. avuçlarıyla saklamak istiyordu suratını adam. aynı anda sadece bir kadın severken, o kadını sevdiği için bir yandan kendisini de severken ve hatta kavgalı olduklarında bile, ki hep kavga ederlerdi, onu kavga edebilecek kadar sevdiği için kendisini daha da severken, birdenbire avuçlarıyla suratını saklamak isterken bulmuştu kendisini. bunun sebebi kaderine olan öfkesi miydi yoksa? peki bundan sonra ne olacaktı? bundan sonrasını düşünmek içini acıtıyordu. düşünmek istemiyordu. manyak oluyordu. yüzündeki tüm mimiklere alt yazı yazabilecek kadar iyi tanıdığı kadın, herhangi bir yerde, herhangi bir şekilde nefes alıyordu. oysa, o nefes alabiliyor muydu yoksa al - dığı nefes soluması için yetersiz mi kalıyordu, yoksa aynı havayı soluyamadıklarını bilmek nefesini mi tüketiyordu, yoksa yoksa yoksa… bilmem kaç ihtimalli olasılık he - sapları içerisinde boğulurken; neden neden neden neden neden neden neden… neden ulan neden diye kendisine sordu ve nedense bir cevap alamadı. neden unutayım ki onu? unutmak … “deli miyim?” dedi “deli miyim ben. neden unutayım ki onu. hem bir insan hayatta kaç defa aşık olabilir ki? aşık ol, o kadını ezberle, ruhunu ve be - denini benimse, ehhh sonra unut. unutmuyorum ulan, unutmuyorum! hem ben onu seviyorsam, onun da beni sevmesi gerekmez ki. ama seviyordu. evet evet, seviyordu. sevmese neden… madem seviyordu neden gitti o zaman? aşk bu kadar basit mi? demek ki sevmemiş. peki diyelim

ki sevmemiş, o zaman bir ömür boyu sırtımı sıvazlaya - cak o cümleleri neden fısıldadı kulağıma? sevmemiş olsa bunları söyleyemezdi. hem yalan bile olsa, kim istemez ki o cümleleri hayran olduğu ve geceleri sıkı sıkı sarılarak uyuduğu kadından duymayı. peki neden gitti? neden ne- den neden neden…? her şey neden olmuş olabilir ve ya da hiçbir nedeni olmayabilir gitmesinin… nedenini belki o bile bilmiyor ama ben… ya ne fark eder neden gittiğinin, sevip sevmediğinin ha? bitti işte. benim bir kadınım yok. benim bir kadınım yok. benim bir kadınım yok,” diye tekrarladı kendi kendine. “o artık beni sevmiyor. o artık kadınım değil. o beni öpmeyecek…” ve son yudumu kafasına dikip yatağına girdi. iki kişilik yatakta tek başına kan ter içerisinde uyandı. o kadar terlemişti ki, bu iki kişilik yatakta şimdiye kadar yatmış tüm iki kişilik farklı grupların değişmeyen ve tek ortak elemanı olarak, tüm zamanlar, sevişmemeler ve sevişememeler dahil, yatağın en ıslak olduğu anın görgü tanığı pozisyonunda yerini almıştı, terli bedeniyle. çok mühim değildi zaten bu, o sigortacıları da sevmezdi zaten, allahçıları da. onun yaşadıklarını anlamak için birkaç defa ölmek gerekirdi. ilk etapta komik gelen, manasız bulunan bir davranışı sonradan taktir ile karşılanabilinirdi. farklı olmak onun için sadece bir tesadüftü ve cidden birkaç defa ölmek gerekiyordu onu anlamak için. oysa ki, onu anla- mak hiç gerekmiyordu. çünkü böyle bir kaygısı yoktu. ıslaklığının sebebi sadece ter değildi. bunu duvarla - rı, çarşafları, pikesi, komodini, perdeleri beyaz odanın içerisinde, odaya şimdiye kadar sinen kadın kokusunu kazıyacak kadar keskin, meni kokutacak kadar otuz bir çekmiş adamın, yataktan kalktığı vakit, iç çamaşırının kabarık yerinde oluşmuş halka şeklindeki lekeden anla - mak mümkündü. son sekiz aydır hiçbir kadının üzerine çıkmamıştı. uzun zamandır herhangi birinin ruhunu veya bedenini, yine herhangi bir kişiyle ortak kullanmı - yordu. sadece yatağına yatıp, en sert yerini yatağa sürtüp yumuşatıyordu. kaslı vücudunun üzerindeki tek şey olan ıslak külotuyla yataktan çıkıp, yalınayak banyoya doğru yol aldı. ışığı yaktı, lavabonun önüne geldi, iki elini lavaboya dayadı, başını eğip dizlerini büktü. nefesini çekti, yanaklarını şi- şirdi, büyük bir of çekti. yavaş yavaş doğruldu, lavabonun önündeki aynaya yansıyan aksi ile buluştu. herkesten çok faili olduğu maktulü gördü aynadaki akiste; kaşlarını çatmış, uzun ve birbirine karışmış saka - lının kapladığı yüzüyle ona bakıyordu. saçları aylardır kesilmemişti, burnu sanki her zamankinden büyüktü. kendi de dahil kimselere yalan atmıyordu oysaki. uzun saçları gözüne giriyordu, kulakları saçlarının altında kay- boluyordu. aynanın arkasındaki banyo dolabını açtı, tıraş makinesini çıkartıp, aynanın yanındaki prize taktı, başının tam ortasından geriye doğru kesmeye başladı saçlarını. makinenin girdiği yer, kabarık saçlarının ortasında adeta bir tren yolu açtı. kesmeye başladığı ilk noktadan ensesi- ne ulaştığı vakit durdu. makineyi çekip aynaya baktı alıcı gözüyle. evet, hoşlanmıştı görüntüsünden. aynaya bu kez gülümseyerek baktı. baktı fakat gülümseyerek baktığı aynadan kendisine bakan resmi hâlâ kaşlarını çatıyordu. nasıl olur, dedi içinden. yapmacık bir sırıtma ile aynadaki yansımasını test etti. aynadaki resim daha da çattı kaşlarını. elindeki tıraş makinesini oracığa bırakıp banyodan çıktı. banyonun lambasını kapattı. kabarık saçı

tam ortasından ikiye yarılmış halde kalmıştı. elini duvara yaslayıp nefeslendi bir süre. tekrar lambayı açıp banyoya girdi. az önce kafasından yere dökülen bir tomar saç yer- de yok idi. tıraş makinesini alıp, saçlarını tamamen sıfır- lamaya niyetlendi. elini beş dakika evvel makineyi bırak- tığı yere attı. makine yoktu elini attığı yerde. dolaba, yerine koyup da unutabilmiş olmasından şüphelendi. dolabı araladı. makine dolapta duruyordu. çıkartıp prize taktı. aynaya baktı, tam kesmeye başlayacaktı ki, saçları- nın hâlâ yataktan kalktığı haldeki gibi olduğunu fark etti. saçında en ufak bir azalma yoktu. o ortadan tren yoluyla ayrılmış kafa nerdeydi? aynadaki adam hâlâ çatık kaşla - rıyla bakıyordu. daha da ürktü. aynaya bakmaktan vaz - geçti. makineyi kafasına götürdü. uzun bir süre saçlarını kazıdı, elleriyle kafasını defalarca kontrol etti. artık saç - ları yoktu. banyodan çıktı. duvara sırtını yasladı. yavaş yavaş ayakları betonun üzerinde kaymaya başladı. sırtı duvara sürtünüyordu, ayakları kaydıkça yere yaklaşıyordu, birden ayakları boşaldı, kıçının üzerinde betona oturdu. bacaklarını içine çekti, ellerini dizlerine koydu, başınıysa sağ elinin üzerine dayadı. neden her geçen gün kaybedi- yordu? neden aradan geçen zaman yaralarını sarmaya yetmemişti? her zamanki gibi çaresizliğini yok edecek hamleyi yapacak hamleye neden eli gitmiyordu? tek tek bütün taşlarını yitiriyordu. kaybettikçe kaybediyordu. kazandıkça kazanma hırsına bürünenlerden, para edin - dikçe daha fazla para isteyenlerden farksızdı içindeki hırs. kaybettikçe daha da kaybetmek istiyordu. halinden ra - hatsız değildi de, peki kafasındaki sorulara kim cevap verecekti ya da kafasındaki saçların nerede olduğuna? ya da kafasının nerede olduğuna. kendi bedeninden üzerine sinen ter kokusundan tiksindi. çalışması da gerekiyordu. vakti azalıyordu. oturduğu soğuk betondan doğrulup banyonun ışığını tekrar yakarak içeri girdi. sıcak su ile küveti doldurup içerisine girmek için küvetin tıpasını alıp deliği kapadı. su dolana kadar mutfağa gidip geldi. geri döndüğünde su yeterince dolmuştu. bir elinde sigara, bir elinde bira şişesi, kendini sıcak suyun içine bıraktı. uzun süre suyun içerisinde kaldıktan sonra kendisini daha iyi hissetti. birasını bitirdi, üst üste üç sigara içti ve sudan çıktı. elini asılı olan bornozuna uzatıp aldı, kaslı bedeni- ni kurulamaya başladı, tam banyodan çıkıyordu ki, ay - nadaki resmi ile göz göze geldi. aynadaki adam herkesten çok faili olduğu maktuldü. ne bir kadın, ne de para, kendisi kadar ölümcül olmamıştı. her gün defalarca ken- di canına kıyıyordu. aynadaki adam bir an kaşlarını çat- maktan vazgeçti. gülümsedi ona. aynadaki suratının gü- lümsediğini gördüğü vakit o da gülümseye başladı sonra aynadan kahkahalar yükselmeye başladı, kahkahalar git- tikçe güçleniyordu, buharlaşan aynayı eliyle temizledi, aynadaki kendisinden ürktü, irkildi, bir adım geri gitti sonra aynadaki kahkahalar yerini yine sessizliğe bıraktı. artık gülmüyordu. gayet ciddiydi ve daha da sert bakıyor- du. sessizlik bozuldu. aynadaki sureti konuşmaya başladı birden, “bak aslanım, hayatını piç ediyorsun. piç ettiğin yetmez gibi, bedenini de yok ediyorsun. bak bacaklarının arası örümcek bağlamış. kendine haksızlık etmeyi bırak, nefes almaya başla. bak tane tane anlatıyım: o kız bitti. bir daha söylüyorum: o kız bitti. senin artık sevgilin yok. ağzını burnunu dağıttığın o günü anımsıyor musun? anımsamıyorsan ben hatırlatayım. o terk edilmiş binanın içerisine girmiştiniz hani. kavga ettiğiniz günün üzerinden

bir hafta geçmişti, onu görmeye gitmiştin. bütün kavga- larınızın ardından yaşanan küslüklerinizden daha çok beklemiştin. gitmemek için direnmiştin ama yenilmiştin içinde kalanlara, oysa o seni işyerinin kapısında gördüğü vakit şok olmuştu. koşar adım gidiyordu senin önünde. sonra koşmaya başladı, sen de peşinden. onun karşıya geçmesiyle sen diğer tarafta kaldın, karşıya geçemedin, trafik yoğundu. karşıya geçtiğindeyse o yoktu. önüne ardına dönüp dönüp baktın, yoktu. onun işyerine geri dönmüş olabileceğini düşündün, hatta bir an sen de geri dönmeyi aklından geçirdin. seni iş yerinin kapısında gördüğü vakit kendi kendisine köpek demişti, sen de dudaklarını okuduğun vakit öfkene yenilmiştin. sonra olduğun yerde durmaya başladın, kıpırdamadan ve birden önündeki yıkık, terk edilmiş bina gözüne çaptı. bir an orada olabileceğini düşündün. bir saniye sonrasındaysa bundan emindin, çünkü sana bir gece yarısı onu nöbetten aldığın vakit bu viranede onu becermek isteyip istemedi- ğini sormuştu. hatırlıyorsun değil mi? yine kavga çıkmış- tı senin hayır demenle. herkes kendi evine tek başına dönmüştü. birden hızlandın, binanın çevresindeki tel örgüden atladın, içeri daldın. ikinci katın merdivenlerin- de oturmuştu. camları, kapıları olmayan, boyaları dökük yeşil binanın. senin ayak sesini duymasıyla yerinden zıp- ladı. daha hızlı koşmaya başladın, merdivenleri daha hızlı tırmandın, daha merdivenleri çıkıyordu ki, onu ar- kasından yakalayabilecek kadar yaklaşmışken elini omzu- na attın, onu tutmak istedin ki, kaçtı elinden, ikinci de- nemen iki basamak sonra gerçekleşti, bir kez daha elini arkasından sallayıp onu yakalamak istedin, bu kez başar- dın, saçlarından yakaladın onu. yakaladığın gibi kendine çektin, dengesini kaybetti. birkaç basamak geri adım attı, toparladı, fakat saçlarından çekip yüzünü kendine çevir- din, sana dönmesiyle yüzüne tükürdün var gücünle bir yumruk savurdun. yumruğun senin onda en çok sevdiğin yere geldi; dudağına. dudağı aynı anda patladı. kanıyordu. eli ağzına gitti. parmakları dudaklarında gezindi, sonra - sında parmaklarına bulaşan kana baktı başını eğip. gözü- nü kanının bulaştığı parmağından çekip sana dikti. sonra tüm gücüyle senin hâlâ saçlarında olan elinden kurtulmak için koluna vurdu, kurtuldu da. bunu yaparken dudağındaki kanı emiyordu. elinden kurtulmasıyla ağ - zında biriken kanı suratına tükürdü. ardından bağırıyor- dun, oysa kurtulmuş kaçıyordu. merdivenlerden hızlıca tırmandı, seni geride bıraktı. ikinci katın boşluğunda koşuyordu ki, birden ardında iken önünde belirip, kolu- nu kırk beş derece açıp, suratına ikinci yumruğu koydun. sendeledi, geriledi. ellerinle yakasından tutup kendine çektin ve kafanı geriye verip, tüm gücünü toparlayıp burnuna kafa attın. yere yıkıldı. sen de yıkıldın. yerde boylu boyunca yatıyordu, ağzı yüzü kan içerisindeydi. yerde inliyordu. uzun süre inledi, o kadar inledi ki, inil- tileri kulağına kazındı. sonra tekrarlama başladı, ‘köpek, köpek, köpek, köpek…’ sen hiç ses etmedin. uzun bir sessizlik oldu. sanki ikiniz de acıdan sızıp uyudunuz, sonra irkildin sen, köpek diye sayıklamaya devam ediyor- du o. köpek diyordu, durmadan usanmadan. en sonunda, ‘sensin ulan köpek!’ dedin. sustu. sen de sustun, sonra, ‘çok acıyor mu?’ dedin. ‘çok,’ dedi ‘çok acıyor. gel öp de geçsin.’ tüm gücünü toplayıp yanına gitmek için yattığın yerden kalktın, her yerin toz toprak içerisindeydi, başına gittin, diz çöktün, kanlı elleriyle ayakkabılarını tuttu,

‘yanaş bana,’ dedi, ‘çok acıyor öp.’ tam eğildin öpüyordun ayakkabını tuttuğu elini taşaklarına attı, var gücüyle avuçlarının arasındaki taşaklarını sıktı. yere yuvarlandın, kıvranıyordun, yattığı yerden zevk içinde kalkıp, sen oranı tutarken, suratına koca botlarıyla tekme attı. bir tekme bir tekme daha bir tekme daha, sonra ‘köpek!’ deyip çekip gitti. anımsadın mı aslanım. olay bu… Şim- di beni iyi dinle. metamorfozdur, büyük bir aşkın ardın- dan nefes almanın dışında yaşadığına dair belirtiler ver - meye başlayarak yaşanmaya başlayan, değişim. oysaki hemen kelebek gelir akıllara. o kadar acıtır ki hayat, bi - lumum patolojik sancı bu kadar can yakıcı olmamıştır bedende. sen de bir metamorfoz içerisindesin, ve farkın- da olmadığın şu ki, bir kelebeğin ömrü kadar kısa yaşam. kelebek bir günlük ömrü içerisinde boktan dünyada boktan şeyler yapacağına, aynanın karşısında durup o rengarenk güzelliğine baksa kat be kat mutlu olacaktır emin ol. banyoya girmeden önce hani merak ediyordun ya saçların nerede, kafan nerede diye, şimdi sana söyleye- yim; aynada onları görememenin nedeni hâlâ metamor- fozunu tamamlayıp hayata yeniden başlayamaman. bu metamorfoz içerisinde hayatında kalan tek güzellik ken- dinsin. nefes aldığın sürece de bu güzelliğe sahip olacak- sın. yani bana, yani aynadaki suretine. kimi şeyler bunun için farklı. çünkü göründüklerinden daha güzel asılla - rı…” aynadaki suretinin dediklerini dinlerken yumruklarını sıkıyordu adam. sıkıyordu, daha güçlü sıkıyordu. ne kadar güçlü sıktığını avuçlarının içerlerine saplanan tırnakları avuçlarını delip kana buladığı vakit fark etti. sıktığı yumruğunu kaldırdı, aynaya yanaştı. ayna birden konuşmasını kesip yeniden kahkaha atan adamla buluştu. “ne yapacaksın?” diye sordu aynadan. “yumruklayacak mısın beni, kızı yumrukladığın gibi? kırılınca ayna, kendinden kurtulacağına inanıyor musun? unutma, bu evdeki tek ayna banyonda takılı olan değil. dilersen hemen evdeki bütün aynaların üzerlerini ört, fark etmez. mutlaka karşılaşacağız, burada veyahut başka bir yerde. gerçekten mutlu olacaksın, sancılı vakitleri geride bıraktığın zaman. iş; bu arada kendine zarar vermeden, bulabilmekte istediğini, aramaya devam edebilmekte. kao- sun içersinde yok olmadan var olabilmeyi sürdürebildiğin sürece, toplumsal kaygılarını, yüreğinin arzularından geride tutabildikçe, kazanmaya devam edeceksin. hadi eğme başını. bir fincan kahve, bir sigara, aradığını bulma aşamasında pansuman gereçlerin olabilir. melankoliden kurtul, çok fazla şeye ihtiyacın yok. analitik düşünme şeklinden ödün verme. neticede ya aradığını bulamadın ya da bulduğun aradığın değilmiş. belki bir parkta, belki bardakları sidik kokan bir kahvehanede bulacaksın onu. ya bekleyerek öleceksin ya da ölmeden beklemeyi keseceksin. her şey aslında matriks, her şey...” ayna devam etti, “insanların bir aşk hayatı olur bir de seks hayatı. sende ikisi de yok ne yazık ki, hâlâ utanmadan o kızı düşünüp boşalıyorsun. bak aslanım, unut! bitti. anlıyor musun, bitti. en son taşaklarını eline alıp sıktı, sen hâlâ saçmalaya devam edersen, bu kez kalbini avuçlarının arasına alıp seni yok edene kadar sıkacak. laf dinle.” “kes ya kes!” sen nirvanaya ermişsin bakıyorum da,” dedi adam aynadaki kendi suratına. “bütün olayları çöz- müşsün. bana somut bir şey söyleyebilir misin?” “evet,” dedi ayna, “seve seve.” “söyle o zaman, dinliyorum…”

ayna büyük bir keyifle gülümsedi. “bitti.” “ha siktir ya! uyanmak istiyorum,” dedi adam. “bu ne ya… bu ne, kabir azabı mı? bak şimdi sen dinle. onun gitmesiyle içimde oluşan boşluk; 31 apartman, 248 daire, 3 dubleks ev, 5 misafirhane, 4 lokal, 1 yüzme kompleksi, bir çim ve beş toprak futbol sahası, 2 basket sahası, 6 tenis kortu, 1 bilar- do salonu, 10 ilköğretim okulu -öğrencileriyle birlikte-, 3 sağlık ocağı, 4 kreş, 15 park, 6 cami, 9 güvenlik kulübesi, 6 berber, 8 market büyüklüğünde. bunların her birini tek tek, santim santim hesapladım. neden uyumadığımı sanıyorsun günlerdir. o yüzden saçmalamayı kesip, bana somut, daha somut bir şey söyle…” “aynayı sik, beni sik, kendini sik, dünyayı sik, evreni sik, aydaki azotu sik ve, ve hatta sabahları ekmek süt bırakırken senin kapını açmana çeyrek kala memelerinin üzerilerine denk gelen düğmeleri aralayan ve senin kapını örtmenle tekrar ilikleyen kapıcı- nın koca götlü karısını bile sik, ama boş yatağı sikmekten vazgeç,” dedi aynadaki. bunun üzerine adam gayri ihtiyari gülümsedi. “sik diyorsun yani?” dedi. “evet,” dedi akis, “sikten daha somut ne olabilir. kısaca diyorum ki ben, girdiğin tüm bedenleri ve ruhları sik. anladın mı, hepsi bu. Şimdi bütün yaptıklarını topladığımız vakit, elde var sıfır. sıfırı sik. üç saniyemiz var, iyi dinle. birazdan kapı çalınacak ve ajanstan gelen kızın fotoğraflarını çekeceksin. sadece fotoğraf çektirip gitmeyecek o kız bu evden. tam olarak ne yapman gerektiğini biliyorsun.” “bir dakika,” diyerek sözünü kesti. “bu profesyonelliğe aykırı.” “kes saçmalamayı,” dedi aynadaki yüz. “merak etme çok kolay olacak, tahmininden çok daha kolay olacak ve kendini iyi hissedeceksin. çünkü kız seni istiyor.” “hahaha…” diyerek güldü adam, “bunu da nerden çıkardın ulu buda? tanrı mısın ulan sen! nerden biliyorsun?” “bak,” dedi aynadan, “bak, ben senin göremediklerini görenim, sana ajansta nasıl baktığını gördüm ben. o kızın içerisinde büyük bir fahişe ruhu barınıyor. o ruhun esaretine son ver. neyse, artık çok geç. bir iki ve üç.” üç dediği anda kapının zili duyuldu. “git,” dedi aynadan, “kapıyı aç.” hemen üzerine bir şeyler geçirip kapıya koştu. kapıyı açıp önceden sözleştikleri modeli içeri davet etti. o pizzacıları sevmezdi, yapma çiçek yapıp satanları da. yaşamak başlı başlına bir ibadetti onun için. yetenekli bir fotoğrafçıydı. zeki ve kelimeleri yerinde kullanabilen bir adamdı. onun için farklı olmak, sadece bir tesadüftü. ne erişilmez zekaya sahipti, ne de çok kitap okumuştu. onu anlamak için defalarca ölmek gerekiyordu. aslında bunun önemi de yoktu. kadın siyah, çok kısa saçlı, koyu siyah makyajlıydı. elinde büyük bir çanta vardı ve muhtemelen çantasının içerisinde çekim sırasında kullanacağı kostümleri vardı. mini eteğiyle oldukça seksi olan kadın, siyah ince çorap- larının ardından özgürlük diye bağıran uzun bacaklarıyla kışkırtıcılığını kamçılıyordu. topuklu ayakkabıları evin parkelerinde ispanyol dansçı- ların ezberledikleri türden bir ses çıkardı ve salonu boydan boya aşıp koltuğa oturdu. ayak ayak üstüne atmasıyla eteği bir nebze daha yukarı çıktı. ev iki katlı idi. bir katın tamamına yakını stüdyoya ayrılmıştı. ışıklar, perdeler, tripotlar, objektifler doluydu. kadına çekimden önce bir şeyler içmek isteyip istemedi- ğini sordu. kadın votka sprint istedi. mutfağa ilerlerdi. o mutfağa giderken, “çok buzlu!” diye arkasından ba - ğırdı kadın. elinde içkilerle geri döndü. kadın içkisini

yudumlamaya başladı. hızlıca bitirdi de. bir tane daha sorusunu hemen başıyla evet şeklinde yanıtladı. ikinci geldi. bitti. üç ve dört de. kadın her defasında, “buzlu,” diye tekrarladı. bir ara adam kadından izin istedi. bu ara adamın altıncı birasının son yudumlarına denk gelmişti. tuvaletin kapı- sını araladı. fermuarını açtı, çıkartıp işiyordu ki, tuvaletin aynasından, “hey,” diye bir ses yükseldi. işemesi yarım kal- dı. bir elinde aletiyle dönüp aynaya baktı. “aslanım,” dedi aynadan, “becersene karıyı.” “susar mısın,” dedi adam. “aslan, becer,” dedi ayna. bir kez daha “susar mısın,” diye tekrarladı adam. “izin verirsen işemek istiyorum. bakma, işeyemiyorum.” “musluğu aç,” dedi ayna. güldü adam, musluğu açtı, işedi ve çıktı. salona geçti. kadının yanındaki koltuğa oturdu. kadın topuklu ayakkabılarından ayağının tekini çıkartmış, ayakkabısını devirmiş, ayağıyla ayakkabını okşuyordu. sekizinci kadeh bitmişti. elindeki kadehi sallıyordu. ka - dehin içerisindeki buz, kadeh salladıkça dans ediyordu. kadın adama döndü. ağzını açtı ve ağzının içerisindeki büyük buz parçacıklarını gösterdi. adam yutkundu. sertleşti. “biliyor musun,” dedi kadın “hâlâ ağzımda boş yer var.” adam gülümsedi. “peki,” dedi adam, “20 santi- metre küp daha alabilir misin ağzına?” kadın oturduğu koltuktan kalkıp, elindeki kadehin içerisinde kalan buzu da ağzına atıp, boş kadehi yere bıraktı. adamın koltuğuna kadar dizlerinin üzerinde ilerledi. adamın fermuarını açtı. adamın önce yirmi santimi kamaştı, sonrasında kadının çıplak bedenini gören gözleri. kadın dudaklarının etrafına bulaşanları temizledi. stüdyoda yarım saat içerisinde 200 poz verdi sonra. adam, “hepsini em,” demişti kadına en son. bu cümleden sonra çekim sırasında pek konuşma olmadı. iyi bir çekim de olmadı. çekim bitti. kadın tam kapıdan çıkıyordu ki, adama döndü, “görüşürüz kardeş,” dedi ve gitti. kapının kapanmasının ardından boş kalan evde, adam boşluğunu bir kez daha fark etti. kapının hemen yanında duran ayakkabılarını giymek için kullandığı sandalyeye gitti gözü, ayağını içine çekti, sandalyenin oturağına var gücüyle, topuğuyla geçirdi. sandalye olduğu yere devrildi. ayağının topuğunda derin bir yanma hissetti. bu hoşuna gitti. gülümsedi. sandalyeyi kaldırıp yerine koydu. salo - na yönelmişti ki, geri döndü. tekrar kaldırdı ayağını, bu sefer sandalyenin ayağına geçirdi. sandalye parende attı. salonun kapına çarptı. ayağı daha acıdı, yüreğindeki sızıyı bir an da olsa unutturmaya değdi bu acı. kahkahalar duydu sonrasında. gitti aynaya. durdu kar- şısında. ayna güldü, güldü, güldü. sonra sustu. sessizlik sarmaladı onları. cinayet saatinden on dakika evvel… “biliyorum,” dedi, “kafandaki sonsuz döngüleri kesmek istiyorsun. kolundaki kazağı sıvayıp, kıllarını okşadıktan sonra, gözüne kestirdiği yerden jileti basan biri, damar - larından sızan kana kılları bulandığı vakit, jiletin incecik kesiğinden gelen kan öyle tatlı bir sızlama bırakır ki, işte o vakit zaman durur, objeler hareketlerini yitirir, acı, tat verir. işte o sızlamanın yüz bin mislini göğüs kafesinin içerisinde hissediyorsun, anlıyorum. ama sen anlamıyorsun… ben anlatayım,” dedi ayna.” “bir boka yaramadı değil mi kadının bademciklerine püskürmen? oysa ki kadın sana sokulsa, sana sığınsa, onun sana sığınmasından güç

alacak ve sen o sana sığınırken, sen de ona sığınacaktın, kucaklarken onu. çok hoşuna gidiyor değil mi, zeki, zeki olduğu kadar da güzel bir kadının mutluluğu sende ara- ması? onları dipten çıkarmak için elini uzatıp, ellerinin sıcaklığıyla ısınmak, var gücünle yüzeye çekmek. belki de onlar seni yanlarına çekiyorlar. oysa ki; senin annen erkekti aslanım. Şimdi bakıyorum, bir kadının derdiyle avuntu bile aramadan, kaybetmekten hoşnutsun. senin annen, evet erkekti. ondan öte kadınlar kadın bile değil- ken, sen onlardan kadınlık, sevgi, şefkat dileniyorsun. oysa ki, herkes şefkat arıyordu ve kimse vermiyordu. oysa ki hiç su yüzüne vurmadı bu sendeki yitik duygular. ama avladı seni aslanım, avladı. göğsüne başını koyup sana yalanlar söyledi ve ivme kazanan hayatından seni çıkartıp attı. ve sen yaşadığına inanıyor musun bugünlerde? herkesten çok sensin falin. peki neden gidip öldürmüyorsun kadını? uğruna ölmeye değer mi? senin gerçekten ona ihtiyacın var mı? peki başarıya, peki paraya, ya da dua etmeye? bak aslanım, seni kimse sevmiyor… sevmiyor… para, aşk, inanç, tüm bunlar teferruat ve sana çelme takanlar. ihtiyacın olan o eski adam. o eski sen. peki sen o eski seni anımsıyor musun? bir gece evvelinden gökteki en kısık yıldız sönene kadar içmiştin. ne kadınlara yordun kafanı, ne de çocukluğuna. köpek gibi içtiniz. o çok sevdiğin adamla. köpek gibi diyo- rum, çünkü anımsarsan, o kısık yıldız tam vedalaşıyordu bulutlarla, siz rakıyı doldurdunuz, ‘kalmasın, ardımdan ağlamasın,’ dedin, güldü arkadaşın, ‘senin arkandan bir tek o ağlar be hacı,’ dedi. ‘evet,’ dedin, ‘belki de.’ tam ağzına götürdü kadehi, durdu, kadeh elinde kaldı, eli havada, bekledi birkaç uzun saniye, kafasını kaldırdı, sana baktı, dedi ki, ‘ben bunu söylemezsem olmayacak; senin gözlerin köpek gözleri, hiç yalan atamıyorsun bee… ama sen oynuyorsun, bana da oynama, anlat bana.’ sonra çekti rakısını, sonra sen de çektin, sonra uyudunuz. senin ertesi gün reklam çekimin vardı, tabii ki gitmedin. zar zor uyandın, evde yoktu, kalkıp gitmişti. sevindin. sen zaten sabahları uyandığında evde bir kadın görmekten de oldun olası hoşlanmadın, öyle bir his geldi girdi içerine, ‘iyi, gitmiş,’ dedin, ‘iyi ki gitmiş.’ cep telefonundan rek- lamcının küfür içerikli mesajını okudun. yok yok, adeta o mesaj kıçını yalıyordu ama sana küfür gibi geldi. tüm anarşist duyguların selam durdu. giyindin beyazlarını, halka küpelerini taktın kulakla - rına, saçını atkuyruğu yaptın, sakallarına yine dokun - madın. evden çıktın nereye gideceğini bilmeden. müzik dinlemekti arzun. arabayı boş bulduğun bir yere soktun. otoparkın değ- nekçisi ile bile konuşmak gelmiyordu içinden. çünkü nedensiz bir bezginlik vardı o günlerde içinde. katalog çekimleri, sergiler, otel odalarında yalancı düzüşmeler… hepsi bulantı halini almıştı. zaten sabaha kadar içmen de tüm günü öldürmek için değil miydi… tam arabadan inerken, bacağında bir titreme hissettin. cep telefonuna düşen bir sms’in sebebiyet verdiği. elin pantolonunun cebine gitti. ‘ben çok istemiştim,’ dedi, ‘bugün dibimin düştüğü adamı objektifin ardında, çıplaklığımın önünde görmeyi.’ mesaj, bugün çekimine gitmediğin yarı alman yarı türk 22 yaşındaki modelden geliyordu. sinirlendin. ‘benim cep numaram bu fahişede ne geziyor?’ dedin. oysaki çok sarhoş olduğun iki hafta öncesi, kadına bir makine hediye etmiş, kadının bacaklarına sırtını dayamış-

tın o ayakta iken. çıplaktın, burnun ve çükünü kafanın üzerinden nasıl simetrik çekeceğini anlatıyordun. kız o kafayla çekemeyince ona numaranı vermiş, bekleyeceğini söylemiştin. verdiğin fotoğraf makinesinden daha mutlu etmişti kızı verdiğin telefon. arabadan çıktın. bara daldın. bar iki katlı idi. merdi - venlerle aşağı inmeye karar kıldın. iki ayrı katta iki farklı grup çalıyordu o gece. daha erkendi, sahne boş. sadece basamakların kenarlarına yerleştirilmiş sarı ışıklarla karan- lığı yumuşatılmış merdivenlerde ayakların hızlı adımlarla yol buldu. büyük olan salonun ortasında yuvarlak masa- lar vardı, genelde, sahneyi izlerken biranı alıp oturmayı tercih ettiğin masalar. sahne boş olduğundan biranı alıp, daha dolmamış olan barda içmeyi tercih edince bara yöneldin! bir dakika, işte orada film koptu! o aklındaki tüm içerik- lerinin üzerine işeyen, bütün önermelerini yalanlayan, son sigarayı anımsatan ya da bütün misketlerimi kaybettim dememek için ütüldüğün üç yüz taneden sonra cebinde tek başına kalan ve evin yolunu tutmanı öğütleyen miske- tin türkçe dublajındaki sesi anımsatan, annenin duvarları boyadığın için sakladığı o ilk mum boyalarından daha renkli olduğuna inandığın kızı gördün barda! ‘ne katabilirsin ki?’ dedi, ‘hayatıma. madem bir gün gideceksin, neden gelesin ki bu gece koynuma? o zaman dedin ki sen, ‘mısır’a kadar fetih etmenin ne manası vardı, yine bir cariyenin koynuna dönülecekse?’ ‘ne verebilirsin ki?’ dedi, ‘mutluluk, asansörün kapı - sında bana yol verecek mi artık?’ ‘üst üste beş gün mutlu olamazsın’ dedin sen, ‘belki kesintisiz yirmi dört saat. ikimiz bir olmazsak, ayrı ayrı var olursak yan yana, o vakit belki üçe çarparsın, yetmiş iki saat eder.’ ‘sen gerçek misin?’ dedi. o gece sana kutusunu açtı. hem hayatının sırına dokunmana izin verdi, hem de vulvaya. daha anlatayım mı, ne halden ne hale düştüğünü. git şimdi. öldür onu. önce kendini öldürmelisin sonra kadı- nı… elindeki boş makineyi adam kafana daya, kadını vur. kadının cesedini, kızı ilk öptüğün parka götürüp toprakla ört. unutma, kadının başucuna zarı da göm…” adam kapıya yöneldi. sandalyeyi gördü, ayağını kal - dırdı, tekmesini hazırladı, ayağı kaldı havada. indirdiği devamında, kapıyı açtı, yumuşakça çekti, çıktı. arabaya atladı, arabayı şiddetin estiği o yıkık viranenin önüne çek- ti. kontağı kapadı. daha büyük, en büyük, büyüklerin en büyüğü şiddet için yerini aldı. cinayet mahallinde hazırdı. elleriyle iki tarafından kavradı direksiyonu. sonra başını dayadı direksiyonun ortasına, sonra kendinden geçti. sonra başının denk geldiği yerden bağırmaya başlayan arabanın kornası ile ayıldı. eli kontağa gitti, gözü saatine. kadının işten çıkış vaktiydi, arabayı çalıştırdı, az ötede bir yere bıraktı görünmesin diye. arabadan indi. oracıkta bir taşa oturdu. yağmur başladı, hızlandı yağmur, daha da hızlandı, daha da. sigara yaktı. kadının yüzü geldi gözle- rinin önüne. her şeyi ağlayarak isteyen küçük çocukların ağlak ifadesine bürünürdü kadın, yemek masasında ko - nuşmadan ve yemeden oturduğu vakit. o ağlak ifadeyle karşısında duruyordu. sonra aynadaki aksinin sırıtan suratı çıktı karşısına. “sikin beni hocam,” dedi kadın. “sen bu devrimin liderisin, o değil… ama devrik bir lidersin sen. tüm orospu çocukları gibi,” dedi ayna. “erim,” dedi kadın, “Şarlatan mısın, yoksa dahi mi?” dedi ayna. “bağırsakla- rıma kadar gir,” dedi kadın.

birden cadde kadının işyerinden dağılan insanlarla doldu. yağmur altında koşuşturan insanlarla. sigarasına gitti eli, ayağa kalktı. caddenin diğer tarafına gitti gözleri, dağılan personelin içerisinden kadını seçmek için, cinayet için. yağmur daha da hızlanmıştı. arabalar geçerken, biri- ken göletlerden su sıçratıyorlardı. ayağını attı kaldırımdan. bir su birikintisinin önünde duruyordu. o aslında sokağa terlikle çıkan kadınları sevmezdi, akşam simidini de. onu anlamak için ölmek gerekiyordu birkaç kez, o ne dahi idi, ne de mucit. tam bir ikizler. “güvenmelisin,” dedi ayna, “paraya değil, inançlarına değil, vasıflarına.” “böyle giderse evleniriz,” dedi kadın. “bu hayattaki en büyük piçsin,” dedi ayna, “ikizler mi?” dedi kadın, “Şizofren ikizler mi?” yağmur daha da hızlandı. kaldırımdan caddeye doğru ilerledi. bir su öbeğine daha girdi. tam o sırada kadın karşı kaldırımda ilerliyordu. su öbeğinden bir ses geldi, “hadi aslanım indir onu!” adam irkildi, suya baktı, kendini gör- dü, aynadaki aksinin sırıtkan yüzüyle. “işte,” dedi yerden, suyun içinden, “orada gidiyor, karşı kaldırıma bak,” adam kafasını kaldırdı. saniyenin onda biri bir süre sonra eğdi kafasını, “o değil,” dedi, “o değil benim sevdiğim.” yağmur yağıyordu, adam sırıtan yüzüne cevap verirken acı bir fren sesi yankılandı caddede. “Şimdi,” dedi sarhoşun teki diğerine dönüp, saat saba- hın dördünü işaret ederken, “şimdi bütün yabancıları sat, alex dahil, ronaldo’yu çek sol açığa, anasını bilem siker fener.” sokaklar boştu. yerler kuru, uzun zamandır yağmur yağmamıştı kentte. diğer sarhoş, “haklısın,” dedi, elindeki şaraptan çekerken, sonra duraksadı, yerde yatan adamı gördüler çünkü, “dur lan,” dedi, “yazık adama,” haklısın diye onaylayan, teknik bilgiler verense, “oğlum,” dedi, “bu ölü gibi yatıyor, sen suni teneffüsten anlar mısın?” “oğlum ne ölüsü, ne kan ne bir şey, belki de bizim gibi içti sızdı adam, gel bir bakalım.” “yok,” dedi diğeri, “o ölmüş, ölmüş…”

← Tüm öyküler